YTL
Hâlâ bu YTL lafına alışamadığımı itiraf etmek zorundayım. Paradan altı sıfır atılalı ne kadar olduğu ve atıldıktan sonra saygıdeğer Türk parasının yeni bir kimlik kazandığı ve bu yüzdendir ki isminin önüne yeni tanımlaması getirildiği aslında pek, hatta hiç ilgilendirmiyor beni. Bu uzun ve aptal cümleyi kurarken yine şıpır şıpır terlediğimi hissediyorum. Terler özellikle sırtımdan kayarak kalça çatal ve bıçağıma geliyor ve bir bok göremeden de geri dönüyorlar. Akılları sıra nâçizâne götümü görüp bayram edecekler. Ben bunca senedir uğraşır göremem de, onlar daha dünkü çocuk hâlleriyle nasıl görecekler ki! Salaklık parayla değil ki büzesin… Değil mi ama?
Şimdi bu büzesin kelimesini niye kullandı bu salak diyeceksiniz, gayet de haklı bir şekilde… Aslına bakarsanız bugün başımdan geçenleri anlatabilme yolunda bir girizgâh oluşturabilsin diye kullandım kendilerini. Yani bir nevi boyut kapısı saçmalığı da diyebilirsiniz. Örnek verecek olursak, annem bugün yanıma gelip; “Oğlum, az önce manava uğrayıp bi’şeyler aldım. Ve manavın kızı mıdır nedir, bir kız vardı bugün orda, o anda. Her gün orda olması gereken manavınsa yerinde yeller esiyordu nedense. Ve aldığım şeylerin parası 6 milyon (Annem de YTL diyemiyor, ne güzel!) tuttu ve ben de çıkarıp 10 milyon (Bakın hâla diyemiyor! Biz ailecek yeni para birimi anlama ve paradan altı sıfır atılma özürlüyüz ve bu sıfırların hâline çok içerliyoruz) verdim” dediğinde, ben de “Ee anne!” diyemeden daha ağzım büzüştü.
Nasıl, büzüştü kelimesine dair fena bir örnek sayılmaz değil mi? Başka örnekler de verebilirim, ama konuyu ziyadesiyle dağıtmış olur sizi de olur olmaz (İster istemez daha uygun sanki), sıkmış (daraltmış) (bu da başka bir hastalık işte; aç parantez ve kapa parantez ve çarpık bacak sendromu) olurum sanki.
“Ee anne sonra?!” diyebildim ancak ağzım büzüştükten hemen sonra. “Eesi oğlum” dedi annem; “Kız, verdiğim on milyonu (Yok canım anladım ben; inat bizdeki! Milyonmuş, PEH!) Ve bana para üstü olarak dört milyon (Artık söyleyecek bir şey bulamıyorum) verdi.”
“Ne diyeyim anne, bayağı bi’kuvvetliymiş hesabı kitabı. Hele ki böyle bir devirde ve o yaşta bir kızcağızın para üstü falan verebilmesi inanılır gibi değil yani” dediğimi hatırlıyorum hayal meyal. Ne zaman böyle durumlarda alay etmeye kalksam, 76’lık annemin yüzünde benimkinden bin kat alaycı bir tavır belirir ve ben o alay galaksisine gitmek için daha beş trilyon ışık yılım olduğunu kavramadan edemem. Edemem de edemem. Bu tür açıklamalar, pişmekte olan bir yazıyı bile gereğinden fazla soğutuyor bazen. Ve daha da ötesi bu bayat itiraftan sonra “Anneme dönelim mi?” demek dışında çok da çaresiz kaldığımı itiraf etmek zorunda kalıyorum. İtiraflarla gelen itiraf hastalığı ve bi’kere öldürmeye başladı mı da sinek pıtlatır gibi öldürmeye devam eden insan soyu, kafamdaki bu iblis düşünceleri ayyuka çıkarıyor ve insana, “ Ta rahim dönemlerimizden kalma bu ahlaka mugayir iç seslerini kesecek misiniz sevgili vâlide, yoksa paket yapıp eve mi götürmek istersiniz?! Bakınız çok sinirlenmeye başladım! Lütfen, istirham ediyorum!... Lütfen!” dedirtip dedirtip şeref turları attırıyor.
Israrlarıma dayanamayıp devam etti annem; “Para üstü de dört milyon verdi. Sonra biraz duraklayıp “Tabii” dedi, “Beş milyon daha vereceğim.” Beş milyon mu?! Gayet güzel bir hesaplama stili. Hatta mantık sınırlarını hepimiz kardeşiz silgisiyle silmece oyunu. Alışveriş altı milyon tuttu ve bunun için on milyon verip dokuz milyon geri aldın ve bunu evde mi fark ettin anne?!” diyebildim karşılık olarak.
Tuhaf ki şaşırmamıştım ve tabii ki dinlemeye devam ettim sevgili annemi: “Hayır, yolda fark ettim tabii ki de! Ama eve çok yaklaştığım için geri dönemedim” derken bile sükûnetle dinliyordum kendisini. Sonra torbadakileri gösterip “Bak işte bunları aldım” dedi; “Üzüm, nar, armut, patlıcan ve marul”
“Peki n’apmamı istiyorsun anne?.. Gidip ord…” Lafımı bitirmeme izin vermeden sözlerine davam etti annem; “Babası akşam gelecekmiş dükkâna. Al şu beş milyonu kendisine ver, günah! Hem açık açık söyle; hesabı yanlış etti; bi de üstüne fazladan para verdi. Yok hesap doğruydu ama, para üstünü fazladan verdi. Aman neyse işte, git ver şunu!”
Yüzünde öyle bir ifade vardı ki annemin, “babasına söyle” derken; sanırsınız kızcağız inanılmaz bir hata yapmış da, ceza olarak kızını dövmeyen dizini döver özdeyişini aralıksız bir milyar kez söylemek zorunda kalmıştı zavallı babası.
Aslında yerden göğe kadar haklıydı annem. Sadece babasına söylemekle kalmamalı, üzerine tiner dökülerek yakılmalıydı bu kız. Saçma sapan hesaplamalarla her önüne gelenden beş milyon eksik alsa ve günde en az elli müşteri gelip gitse oraya, kaba bir hesaplamayla günde iki yüz elli milyon ve ayda da yedi buçuk milyar zarar edecekti zavallı manav. Üstelik yaptığı bu salaklıklar yetmezmiş gibi, eminim ki babasından tonlarca harçlık alıyordu bu şapşal kız. Niye, millete bedavadan mal versin, babasını batırsın, vatana millete zararı dokunsun diye! Alçak kere alçak kız! Anarşist! Yapı sökücü ve bozucu! Yer göstergebilimci! Tümevarımcı ve tümdenbirtürlügelmeyimci!
Hadi bütün bunları geçtim, yakında manava gelen gavurlara ve dış mihraklara Türk sebze ve meyvesini peşkeş çekmeyeceği, hayati önem taşıyan devlet sebze, meyve ve sırlarını vermeyeceği, hatta üzerine de para üstü diye para vermeyeceği ne malumdu!
“Evet, anne” dedim son olarak; “Kesinlikle yakılmalı bu kız. Üniverste sınavlarına girmeyecek olsam, hiç üşenmez İran ya da Suudi Arabistan’a götürür recm recm taşlattırırdım o körpeyi. Hem yakmayalım da besleyelim mi yani! Yazık değil mi bu vatana millete! Devlet malına, armuduna ve narına! Havasına suyuna! Toprağına taşına! Bin can fedaaaaa Bağdat’tan dönen yanlış hesabınaaaaa! Yazık değil mi ha; yazık değil mi!
19 Aralık 2008 Cuma
Kaydol:
Yorumlar (Atom)