21 Şubat 2010 Pazar

BIG BANG

Bir alışveriş listesinde

Ne kadar yeri olabilir ki

İçi su dolu kül tablasının

Yerinde giden bir şeyin

Ve olası tüm kanıksanmışlıkların içinde

O kadar yerim var işte

Sen bir su gördün

İçine gözünü koydun

Ve döktüğün yaşlar kadar

Suyun oldun

Hangi karışımda vardır aitlik

Kim dokunursa onun olur

Ve bir yanlış anlamadan ibarettir

Yorgan ve battaniye kardeşliği

Şimdi hangi dünyada olursak olalım

Bir atmosfer reddiyle karşılaşacağımız kesin

Mesela yalnız bir yanış olacaktır

Modülden ayrılan parçamız

Genzimizi yakan ısı değil

Susuz alınan hava tabletleri

Ve körükleyen ateşi

Rahimden fırlamadan önce

Göbekten çıkan yakıt pompaları

Mekanik aşka sığındım

Büyük Patlama’dan önce

İZMSİZ DOSYA

Dogma yok

Yönlendirme yok

Her acıya eşit mesafe

En çok hissettiğin

En az yanıldığındır

Ve en çok sevendir

Özgür bırakan ruhunu

Körü körüne

Çivileme

Bodoslama…

Yok

Hiçbiri yok

İzmler boşluk doldurur

Ya aradaki yalnızlıklar

Su iç dereden

Şimdi bakterilere âşık olma zamanı

ANARŞİST

ANARŞİST

Sesin çatlıyor

Ey dillerin çatallanan bahçesi

Kararsız bir dilim ekmek gibisin

Ve ısırıklara duyarsız

İçinde fare boku çıksa

Yine fırından bilecekler

Az önce söndü

Ekmek bulamıyorlarsa ihtilallerin

İhmâle gelmez pastası

Bir kere dile geldim

Onu da bir kaşık kelâmda boğdular

Ağzın yüzün zehir zıkkım

Hani su içerken dokunmazdı yılanlar

ANARŞİ PARADOKSİ

ANARŞİ PARADOKSİ

“ ‘Periyodik olarak

Saçmalamak istiyorum’un kaos halidir ABSÜRD”

Deseydi günün birinde biri,

İnanılmaz bir anarşi savuracaktı ortalığa

Paradoksi.

Ve doğacaktı aslında

Birbirini doğuran –ve birbirinden doğan–

ANARŞİ PARADOKSİ.

Yumurta – Tavuk ikileminin

Pabucunun dama atıldığı günse gün,

Neden yaşanmasın,

Tavukların kıçına kaçmanın doyumsuzluğu,

Ve neden olmasın,

İki ucuna çemberle sonsuzlanan

Tüm başlangıçların dayanılmaz yokoluşu.

İşte bu yüzdendir ki,

Her daim arka ve ön paradoksi yaşayan anarşi,

Erotikliğini pornografiyle yalıtmış

Bir kara deliktir aslında.

Aynı kara deliğe dökülebilseydi bütün spermler,

En azından bir kara delik

Küçücük –sonsuz- bir kırıntı da olsa,

Büyüklüğünü hissedebilecek bir dönüşüm yaşayacaktı.

Sonuçta,

Ne de yetecekti tek bir dişinin varlığı,

Bütün sperm okyanusları

Bir solukta yalayıp yutmaya.

Ve ne yazık ki Evren’le orantılı,

Kara deliklerin sayısı da,

Dişilerin parçalanmışlığı da,

Spermlerin gereksiz sonsuzluğu da…

Nasıl hissetsin ki spermler bu sonsuzlukta;

Bireyselliği,

Ve onun getirisi anarşiyi.

Ve ancak onca deliğe sahip dişiler yaşayabilir,

Anarşi olmasa da,

Paradoksi.

Çember bir noktadan kesilmiş bir kere!

19 Aralık 2008 Cuma

LİRA

YTL

Hâlâ bu YTL lafına alışamadığımı itiraf etmek zorundayım. Paradan altı sıfır atılalı ne kadar olduğu ve atıldıktan sonra saygıdeğer Türk parasının yeni bir kimlik kazandığı ve bu yüzdendir ki isminin önüne yeni tanımlaması getirildiği aslında pek, hatta hiç ilgilendirmiyor beni. Bu uzun ve aptal cümleyi kurarken yine şıpır şıpır terlediğimi hissediyorum. Terler özellikle sırtımdan kayarak kalça çatal ve bıçağıma geliyor ve bir bok göremeden de geri dönüyorlar. Akılları sıra nâçizâne götümü görüp bayram edecekler. Ben bunca senedir uğraşır göremem de, onlar daha dünkü çocuk hâlleriyle nasıl görecekler ki! Salaklık parayla değil ki büzesin… Değil mi ama?

Şimdi bu büzesin kelimesini niye kullandı bu salak diyeceksiniz, gayet de haklı bir şekilde… Aslına bakarsanız bugün başımdan geçenleri anlatabilme yolunda bir girizgâh oluşturabilsin diye kullandım kendilerini. Yani bir nevi boyut kapısı saçmalığı da diyebilirsiniz. Örnek verecek olursak, annem bugün yanıma gelip; “Oğlum, az önce manava uğrayıp bi’şeyler aldım. Ve manavın kızı mıdır nedir, bir kız vardı bugün orda, o anda. Her gün orda olması gereken manavınsa yerinde yeller esiyordu nedense. Ve aldığım şeylerin parası 6 milyon (Annem de YTL diyemiyor, ne güzel!) tuttu ve ben de çıkarıp 10 milyon (Bakın hâla diyemiyor! Biz ailecek yeni para birimi anlama ve paradan altı sıfır atılma özürlüyüz ve bu sıfırların hâline çok içerliyoruz) verdim” dediğinde, ben de “Ee anne!” diyemeden daha ağzım büzüştü.

Nasıl, büzüştü kelimesine dair fena bir örnek sayılmaz değil mi? Başka örnekler de verebilirim, ama konuyu ziyadesiyle dağıtmış olur sizi de olur olmaz (İster istemez daha uygun sanki), sıkmış (daraltmış) (bu da başka bir hastalık işte; aç parantez ve kapa parantez ve çarpık bacak sendromu) olurum sanki.

“Ee anne sonra?!” diyebildim ancak ağzım büzüştükten hemen sonra. “Eesi oğlum” dedi annem; “Kız, verdiğim on milyonu (Yok canım anladım ben; inat bizdeki! Milyonmuş, PEH!) Ve bana para üstü olarak dört milyon (Artık söyleyecek bir şey bulamıyorum) verdi.”

“Ne diyeyim anne, bayağı bi’kuvvetliymiş hesabı kitabı. Hele ki böyle bir devirde ve o yaşta bir kızcağızın para üstü falan verebilmesi inanılır gibi değil yani” dediğimi hatırlıyorum hayal meyal. Ne zaman böyle durumlarda alay etmeye kalksam, 76’lık annemin yüzünde benimkinden bin kat alaycı bir tavır belirir ve ben o alay galaksisine gitmek için daha beş trilyon ışık yılım olduğunu kavramadan edemem. Edemem de edemem. Bu tür açıklamalar, pişmekte olan bir yazıyı bile gereğinden fazla soğutuyor bazen. Ve daha da ötesi bu bayat itiraftan sonra “Anneme dönelim mi?” demek dışında çok da çaresiz kaldığımı itiraf etmek zorunda kalıyorum. İtiraflarla gelen itiraf hastalığı ve bi’kere öldürmeye başladı mı da sinek pıtlatır gibi öldürmeye devam eden insan soyu, kafamdaki bu iblis düşünceleri ayyuka çıkarıyor ve insana, “ Ta rahim dönemlerimizden kalma bu ahlaka mugayir iç seslerini kesecek misiniz sevgili vâlide, yoksa paket yapıp eve mi götürmek istersiniz?! Bakınız çok sinirlenmeye başladım! Lütfen, istirham ediyorum!... Lütfen!” dedirtip dedirtip şeref turları attırıyor.

Israrlarıma dayanamayıp devam etti annem; “Para üstü de dört milyon verdi. Sonra biraz duraklayıp “Tabii” dedi, “Beş milyon daha vereceğim.” Beş milyon mu?! Gayet güzel bir hesaplama stili. Hatta mantık sınırlarını hepimiz kardeşiz silgisiyle silmece oyunu. Alışveriş altı milyon tuttu ve bunun için on milyon verip dokuz milyon geri aldın ve bunu evde mi fark ettin anne?!” diyebildim karşılık olarak.

Tuhaf ki şaşırmamıştım ve tabii ki dinlemeye devam ettim sevgili annemi: “Hayır, yolda fark ettim tabii ki de! Ama eve çok yaklaştığım için geri dönemedim” derken bile sükûnetle dinliyordum kendisini. Sonra torbadakileri gösterip “Bak işte bunları aldım” dedi; “Üzüm, nar, armut, patlıcan ve marul”

“Peki n’apmamı istiyorsun anne?.. Gidip ord…” Lafımı bitirmeme izin vermeden sözlerine davam etti annem; “Babası akşam gelecekmiş dükkâna. Al şu beş milyonu kendisine ver, günah! Hem açık açık söyle; hesabı yanlış etti; bi de üstüne fazladan para verdi. Yok hesap doğruydu ama, para üstünü fazladan verdi. Aman neyse işte, git ver şunu!”

Yüzünde öyle bir ifade vardı ki annemin, “babasına söyle” derken; sanırsınız kızcağız inanılmaz bir hata yapmış da, ceza olarak kızını dövmeyen dizini döver özdeyişini aralıksız bir milyar kez söylemek zorunda kalmıştı zavallı babası.

Aslında yerden göğe kadar haklıydı annem. Sadece babasına söylemekle kalmamalı, üzerine tiner dökülerek yakılmalıydı bu kız. Saçma sapan hesaplamalarla her önüne gelenden beş milyon eksik alsa ve günde en az elli müşteri gelip gitse oraya, kaba bir hesaplamayla günde iki yüz elli milyon ve ayda da yedi buçuk milyar zarar edecekti zavallı manav. Üstelik yaptığı bu salaklıklar yetmezmiş gibi, eminim ki babasından tonlarca harçlık alıyordu bu şapşal kız. Niye, millete bedavadan mal versin, babasını batırsın, vatana millete zararı dokunsun diye! Alçak kere alçak kız! Anarşist! Yapı sökücü ve bozucu! Yer göstergebilimci! Tümevarımcı ve tümdenbirtürlügelmeyimci!

Hadi bütün bunları geçtim, yakında manava gelen gavurlara ve dış mihraklara Türk sebze ve meyvesini peşkeş çekmeyeceği, hayati önem taşıyan devlet sebze, meyve ve sırlarını vermeyeceği, hatta üzerine de para üstü diye para vermeyeceği ne malumdu!

“Evet, anne” dedim son olarak; “Kesinlikle yakılmalı bu kız. Üniverste sınavlarına girmeyecek olsam, hiç üşenmez İran ya da Suudi Arabistan’a götürür recm recm taşlattırırdım o körpeyi. Hem yakmayalım da besleyelim mi yani! Yazık değil mi bu vatana millete! Devlet malına, armuduna ve narına! Havasına suyuna! Toprağına taşına! Bin can fedaaaaa Bağdat’tan dönen yanlış hesabınaaaaa! Yazık değil mi ha; yazık değil mi!

24 Temmuz 2008 Perşembe

SAYLONLAR

BOB CYCLON

Tuhaf şeyler oluyordu… Sanırım uzunca bir süredir rahatsızdım. Fazla beklememin bir anlamı yoktu ve nedenini öğrenmek için bilindik en klişe yöntemlerden birine başvurdum…

Uzun uzadıya tedavi etti doktor… Baştan aşağı, sağdan sola… Ve eteklerine kadar uzanan bıyıklarını kaldırıp;

- Siz zenne olmuşsunuz, dedi…
- Zenne de ne be! Diye kükrediğimi hatırlıyorum…

Ayıldığımda, doktorun yanında ekstradan iki hemşire ve üç hasta bakıcı daha vardı (daha’yı neden yazdım acaba, yoksa doktorcuğumuzu hemşire ve hasta bakıcı sınıfına ve hatta hemşireleri de hasta bakıcı sınıfına mı sokma cüreti ve gayreti içerisindeyim; yazıklar olsun bana!) ve ziyaretçiler hastabakıcıların arkasına kamufle edilmişlerdi ve o kadar kalabalık olduklarına göre bir sendikaları olmalıydı (70’lerin zavallı sol fraksiyonları, iç sesime neler yapıyorlar öyle; TANRIM!!!)

- Evet, dedi doktor… Sadede gelelim… Şu hastalığınız… Yani zenneniz… Hiç şaşırır gibi yine andaval pozlar takınmayın, neden söz ettiğimi gayet iyi biliyorsunuz! Benim asıl merak ettiğim, bunu ne kadar devam ettirdiğiniz?
- Neyi be?! Neden söz ediyorsunuz siz?! Diye karşılık verdiğimde yüzümdeki tüm şapşal ifadelerin terk-i diyar eylemesi için Tanrıya nasıl yakardığımı, adaklar adayıp mumlar ve çaputlar bağladığımı hatırlıyorum… Evet evet; bunu da hatırlıyorum.
- Anlaşıldı, yine başa sarıyoruz, diye devam etti sözlerine doktor…

İşte doktorun ağzından çıkan bu dört kelime ve ardından dişlerini sıkarak kulunçlarıma savurduğu tekmeydi, gecenin içinde oradan oraya seğirten sessizliği bozan (Siktir! Salak tasvirler; zırva hepsi de!). Sonrasında da bozan bozanaydı zaten; zavallı sâbim ve de safım benim…

Kulunçlarıma yapıştırılan tekme dışında yukarıda yazılanların tümüyle gerçek ve doğru olduğunu itiraf etmek zorundayım; saygılarımla efendim…

- Tamam, dedim doktora. Başa dönmeyelim o zaman… Siz hastalığımın ne olduğunu paşa paşa söyleyin; tabii benim anlayabileceğim bir dilde… Ben de zırvalayıp durmaktan vazgeçeyim.

Doktorun yüzündeki tüm ifadeleri seçebiliyordum. Hatta taşları ayıklanıp pilav yapılacak kıvama bile gelmiş sayılırlardı. Ama gelin görün ki, vakit Türkiye’nin gayri safi milli hâsılası kadardı… ve ben gayri kelimesinin “gayet”e, safi kelimesinin de “saf”a tekabül ettiğini daha yeni fark ediyordum. Yani saf olan %99’luk kesime.

- Hele şükür, dedi doktor; nihâyet anlayabildiniz. Ayma tünelinden geçenler kervanına hoş geldiniz, kutlarım sizi… Ama keşke bunu çok daha önce dank etseydi, sizi zenginden alıp zengine verme hastalığına “eti senin, kemiği benim misali” kendi el câzıyla peşkeş çeken bünye-i beşeriniz ve o el kuklasını yöneten beyniniz.
- Bi’dakika, bi’dakika! Orda dur bakalım, dedim. Ne yani; şimdi ben bunca yıldır zenginden alıp yine zengine mi veriyormuşum! Ve bunun farkında bile değilim öyle mi! İyi de nasıl… Nasıl fark etmem böyle bi’şeyi?!
- Fark etmediniz, çünkü uyuyordunuz…
- Uyuyor muydum?! Ne… nasıl yani?! Ziyadesiyle saçmalıyorsunuz bence. Hem de fe…
- Söylediklerimden hiçbir şey anlamıyorsunuz, değil mi?... Şu anda da bir uyurgezersiniz . Ve ne yazık ki tüm hayatınız böyle geçmiş… Günün birinde ola ki uyandınız, şu konuştuklarımızın hiçbirini hatırlamayacaksınız nasılsa… Ve asıl saçma olan; benim hala çenemi yoruyor olmam.
- Siz doktorsunuz ve bu da görevlerinizden biri; koşulsuz zırvalamak…
- Haklısınız. Size bir tavsiyem olacak o yüzden de… Küçük zenginlerden alıp büyük zenginlere vermeye bir son verin artık. Küçük kan emicilerle beslemeyin büyük kan emicileri. Ülkemizin refahı ve geleceği, aydınlık yarınları sizin elinizde… Ortak üretim, eşit paylaşım ve kardeşliktir bizim kurtuluşummmmmmmmmmmmzzzzzzuzuzuzuzuzuzuuzuzuzuuzzuzuzuzuuuzzzzzzzzzzmmmzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz….

Al işte yine cozurdadı, PİÇ!!! Ulan, bu kaçıncı Marksist prototip arızası be! Şimdiye kadar 6,5 milyara yakın Saylon bozması ve kırması yaptık ve hepsi de fabrika hatası çıktı, iyi mi!.. Kaptan Kirk; yeni rotamızı söyleyin lütfen. Bir de bana ılık süt getirin gelirken; zira uyutmuyor bu pezevenk fezanın geceleri!

14 Temmuz 2008 Pazartesi

APSENT

APSENT

Çoğu kişi para yüzünden cinayet işlemez; ama azı kişi vardır ki işler. İşte onlardan biri de benim. Müstakbel ben…

Size henüz anlatmadığım cinayetin üzerinden daha iki dakika bile geçmedi efendim... Tanrım, az önce gördüklerim neydi öyle; TAANRIIM!!!

Büyükannem 108 yaşında ve üzerindekilerle birlikte evini sattığında yeni bir ev alabilecek kapasitede. Bir süredir plan yapıyorum. Uzunca bir süredir… Amacım, büyükanneyi mutluluk sarhoşu edip kodesi boylatmak… ve tabii paracıklarına konmak.

Planın ilk aşaması tıkır tıkır işledi desem, “tıkır”ı iki kere söylemek dışında sürç-ü lisan etmiş olmam (Mevta olmaktan öte başka aşamalar varsa tabii). Büyükannemi hücre çoğalmasından mütevellit kanser illetine yakalatmak parolasıyla yola çıkmış ve bunda da ziyadesiyle muvaffak olmuştum… Şöyle ki:

Her gün düzenli aralıklarla büyükannemin vücuduna hücre şırıngalamaya ilk başladığımdan bu yana tam 3 yıl, 2 ay, 4 gün ve 6 saniye geçti: Atılgan’ın Zehir Defteri; Yıldız tarihi 3017… Bakkal defteri çok kabarık olduğundan yüreğim kan ağlasa da gözüm başka defterleri görmüyor değildi (Hala böyle cümleler panayır meydanlarına kuruluyor mu ya! Çoktan modası geçti sanıyordum bunların, neyse).

Büyükannem 1900’lü yılların başlarındaki avangart akımların etiyle ve sütüyle büyüyüp serpildiğinden ve hava diye Kübist mübist, Dadaist madaist, apsent mapsent ne varsa soluduğundan, daha çocuk yaşta canki olmuş ve 80 yaşına kadar da günlük iğnelerini bizzat kendisi yapagelmiştir… Ne zaman ki eli titremeye başlamış ve iğneyi kolu yerine gözbebeklerine saplar olmuş – ki bu sekseninci doğum gününün ikinci arifesine rastlar- iğnelerini en küçük torununa, yani bana yaptırmaya başlamıştır. Ben de 28 yıldır aralıksız ve düzenli olarak yaptığım bu görevden dolayı şerefle karışık büyük bir onur duyar olmuşumdur. Ancak gelin görün ki, para denen illetin şeytanî cazibesi beni ve ruhumu ziyadesiyle gark eyleyip ele geçirmiş olacak ki bende son zamanlarda büyükannenin paralarına konma, hem de bir an önce konma isteği hâsıl olmaya başlamıştır ve durdurabilene aşk olsundur…

Aman efendim, lafı ne kadar da uzatıyorum böyle; aman aman! Sadede gelince uyandırın lütfen… Horluyorsam namerdim.

Uzun süren çalışmalarım sonunda tıp kitaplarından arakladığım taze ve sâbi bilgiler bana gösterdiler ki efendim; bu kanser illeti, insanda hücre deformasyonu ve bölünmesi sonucunda tezahür ediyormuş… E o zaman benim yapmam gereken şey de çok basitmiş: Anne irisine düzenli olarak hücre takviyesi… Tabii şırıngalamak suretiyle…(Bunu böyle sürekli tekrar eden iç sesim ve kendisine uyuz olduğumu utançla karışık saygımdan dolayı bir türlü söyleyemiyorum; Allah vere de devran dönse bir an önce efendim).

Bu hücre takviyesine ilk başladığım zamanlarda delirmiş ve kontrolden çıkmış bir şekilde hareket ettiğimi itiraf etmeliyim. Zavallı büyükannemin vücud-u şahanesine ne hücresi buldumsa, elime ne geçtiyse şırıngaladım efendim. Keçi, at, eşek, zürafa, domuz, Balkan tilkisi, tırtıl, ornitorenk, zebra, sırtlan, bok böceği, Yemen çıyanı, koala, Lumpur, Kaatiil, Aliye Rona ve hatta hatta bukelemun ve primat hücresi bile. Şırıngaladıkça şırıngaladım… Taa ki büyükanne cazım, vücudu bünyesine giren yabancı hücrelere Tanrı misafiri muamelesi yapıncaya dek. Açıkça itiraf etmeliyim ki bu, hiç de beklediğim bir durum değildi. Vücuduna giren her yabancı hücre el üstünde tutuluyor ve içeri buyur edilip kuş sütüyle besleniyordu. Tabii bunun altında 105 yaşını devirmiş bir çıtırın tonlarca yıla dayanan cinsel açlığı da yatmıyor değildi… Ulan hücre bu ya! Ne kadar büyük olabilir ki aleti!. Aleti geçtim, kulak memesi ve tekerlekleri ne kadar büyük olabilir… Yok efendim, anlamak mümkün değil; insan beyni kıtlık yıllarında başka türlü çalışıyor vallahi.

Üç küsur yıl… Evet tam üç küsur yılımı aldı, “Büyükanne Kanser Vakasını” yaratmam; ama gerçekten değdi doğdu doğusu. Ve şu an itibarıyla büyükannemin ruhunu teslim etmesinden bu yana sadece 2 dakika geçmiş bulunuyor. Şimdi izninizle anne büyüğümüzü elektron mikroskobuna koyup hücre sayımı yapacağım… Efendim?!. Biri kaş göz işareti yapıyor oradan… Buyurun… Bir şey mi söylemeye çalışıyorsunuz?.. Çekinmeyin lütfen, buyurun… Ne?!! “Ulan o zat-ı şahane şimdi o …mınakobunun altında Jüpiter kadar gözükmez mi?! Senden önce davranıp kadehine dalmaz mı?!” diyorsunuz… Olsun; varsın gözüksün ve de dalsın efendim… Jüpiter’i bi’kenara iter, hücrelerin tadına bakarız biz de…