24 Temmuz 2008 Perşembe

SAYLONLAR

BOB CYCLON

Tuhaf şeyler oluyordu… Sanırım uzunca bir süredir rahatsızdım. Fazla beklememin bir anlamı yoktu ve nedenini öğrenmek için bilindik en klişe yöntemlerden birine başvurdum…

Uzun uzadıya tedavi etti doktor… Baştan aşağı, sağdan sola… Ve eteklerine kadar uzanan bıyıklarını kaldırıp;

- Siz zenne olmuşsunuz, dedi…
- Zenne de ne be! Diye kükrediğimi hatırlıyorum…

Ayıldığımda, doktorun yanında ekstradan iki hemşire ve üç hasta bakıcı daha vardı (daha’yı neden yazdım acaba, yoksa doktorcuğumuzu hemşire ve hasta bakıcı sınıfına ve hatta hemşireleri de hasta bakıcı sınıfına mı sokma cüreti ve gayreti içerisindeyim; yazıklar olsun bana!) ve ziyaretçiler hastabakıcıların arkasına kamufle edilmişlerdi ve o kadar kalabalık olduklarına göre bir sendikaları olmalıydı (70’lerin zavallı sol fraksiyonları, iç sesime neler yapıyorlar öyle; TANRIM!!!)

- Evet, dedi doktor… Sadede gelelim… Şu hastalığınız… Yani zenneniz… Hiç şaşırır gibi yine andaval pozlar takınmayın, neden söz ettiğimi gayet iyi biliyorsunuz! Benim asıl merak ettiğim, bunu ne kadar devam ettirdiğiniz?
- Neyi be?! Neden söz ediyorsunuz siz?! Diye karşılık verdiğimde yüzümdeki tüm şapşal ifadelerin terk-i diyar eylemesi için Tanrıya nasıl yakardığımı, adaklar adayıp mumlar ve çaputlar bağladığımı hatırlıyorum… Evet evet; bunu da hatırlıyorum.
- Anlaşıldı, yine başa sarıyoruz, diye devam etti sözlerine doktor…

İşte doktorun ağzından çıkan bu dört kelime ve ardından dişlerini sıkarak kulunçlarıma savurduğu tekmeydi, gecenin içinde oradan oraya seğirten sessizliği bozan (Siktir! Salak tasvirler; zırva hepsi de!). Sonrasında da bozan bozanaydı zaten; zavallı sâbim ve de safım benim…

Kulunçlarıma yapıştırılan tekme dışında yukarıda yazılanların tümüyle gerçek ve doğru olduğunu itiraf etmek zorundayım; saygılarımla efendim…

- Tamam, dedim doktora. Başa dönmeyelim o zaman… Siz hastalığımın ne olduğunu paşa paşa söyleyin; tabii benim anlayabileceğim bir dilde… Ben de zırvalayıp durmaktan vazgeçeyim.

Doktorun yüzündeki tüm ifadeleri seçebiliyordum. Hatta taşları ayıklanıp pilav yapılacak kıvama bile gelmiş sayılırlardı. Ama gelin görün ki, vakit Türkiye’nin gayri safi milli hâsılası kadardı… ve ben gayri kelimesinin “gayet”e, safi kelimesinin de “saf”a tekabül ettiğini daha yeni fark ediyordum. Yani saf olan %99’luk kesime.

- Hele şükür, dedi doktor; nihâyet anlayabildiniz. Ayma tünelinden geçenler kervanına hoş geldiniz, kutlarım sizi… Ama keşke bunu çok daha önce dank etseydi, sizi zenginden alıp zengine verme hastalığına “eti senin, kemiği benim misali” kendi el câzıyla peşkeş çeken bünye-i beşeriniz ve o el kuklasını yöneten beyniniz.
- Bi’dakika, bi’dakika! Orda dur bakalım, dedim. Ne yani; şimdi ben bunca yıldır zenginden alıp yine zengine mi veriyormuşum! Ve bunun farkında bile değilim öyle mi! İyi de nasıl… Nasıl fark etmem böyle bi’şeyi?!
- Fark etmediniz, çünkü uyuyordunuz…
- Uyuyor muydum?! Ne… nasıl yani?! Ziyadesiyle saçmalıyorsunuz bence. Hem de fe…
- Söylediklerimden hiçbir şey anlamıyorsunuz, değil mi?... Şu anda da bir uyurgezersiniz . Ve ne yazık ki tüm hayatınız böyle geçmiş… Günün birinde ola ki uyandınız, şu konuştuklarımızın hiçbirini hatırlamayacaksınız nasılsa… Ve asıl saçma olan; benim hala çenemi yoruyor olmam.
- Siz doktorsunuz ve bu da görevlerinizden biri; koşulsuz zırvalamak…
- Haklısınız. Size bir tavsiyem olacak o yüzden de… Küçük zenginlerden alıp büyük zenginlere vermeye bir son verin artık. Küçük kan emicilerle beslemeyin büyük kan emicileri. Ülkemizin refahı ve geleceği, aydınlık yarınları sizin elinizde… Ortak üretim, eşit paylaşım ve kardeşliktir bizim kurtuluşummmmmmmmmmmmzzzzzzuzuzuzuzuzuzuuzuzuzuuzzuzuzuzuuuzzzzzzzzzzmmmzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz….

Al işte yine cozurdadı, PİÇ!!! Ulan, bu kaçıncı Marksist prototip arızası be! Şimdiye kadar 6,5 milyara yakın Saylon bozması ve kırması yaptık ve hepsi de fabrika hatası çıktı, iyi mi!.. Kaptan Kirk; yeni rotamızı söyleyin lütfen. Bir de bana ılık süt getirin gelirken; zira uyutmuyor bu pezevenk fezanın geceleri!

14 Temmuz 2008 Pazartesi

APSENT

APSENT

Çoğu kişi para yüzünden cinayet işlemez; ama azı kişi vardır ki işler. İşte onlardan biri de benim. Müstakbel ben…

Size henüz anlatmadığım cinayetin üzerinden daha iki dakika bile geçmedi efendim... Tanrım, az önce gördüklerim neydi öyle; TAANRIIM!!!

Büyükannem 108 yaşında ve üzerindekilerle birlikte evini sattığında yeni bir ev alabilecek kapasitede. Bir süredir plan yapıyorum. Uzunca bir süredir… Amacım, büyükanneyi mutluluk sarhoşu edip kodesi boylatmak… ve tabii paracıklarına konmak.

Planın ilk aşaması tıkır tıkır işledi desem, “tıkır”ı iki kere söylemek dışında sürç-ü lisan etmiş olmam (Mevta olmaktan öte başka aşamalar varsa tabii). Büyükannemi hücre çoğalmasından mütevellit kanser illetine yakalatmak parolasıyla yola çıkmış ve bunda da ziyadesiyle muvaffak olmuştum… Şöyle ki:

Her gün düzenli aralıklarla büyükannemin vücuduna hücre şırıngalamaya ilk başladığımdan bu yana tam 3 yıl, 2 ay, 4 gün ve 6 saniye geçti: Atılgan’ın Zehir Defteri; Yıldız tarihi 3017… Bakkal defteri çok kabarık olduğundan yüreğim kan ağlasa da gözüm başka defterleri görmüyor değildi (Hala böyle cümleler panayır meydanlarına kuruluyor mu ya! Çoktan modası geçti sanıyordum bunların, neyse).

Büyükannem 1900’lü yılların başlarındaki avangart akımların etiyle ve sütüyle büyüyüp serpildiğinden ve hava diye Kübist mübist, Dadaist madaist, apsent mapsent ne varsa soluduğundan, daha çocuk yaşta canki olmuş ve 80 yaşına kadar da günlük iğnelerini bizzat kendisi yapagelmiştir… Ne zaman ki eli titremeye başlamış ve iğneyi kolu yerine gözbebeklerine saplar olmuş – ki bu sekseninci doğum gününün ikinci arifesine rastlar- iğnelerini en küçük torununa, yani bana yaptırmaya başlamıştır. Ben de 28 yıldır aralıksız ve düzenli olarak yaptığım bu görevden dolayı şerefle karışık büyük bir onur duyar olmuşumdur. Ancak gelin görün ki, para denen illetin şeytanî cazibesi beni ve ruhumu ziyadesiyle gark eyleyip ele geçirmiş olacak ki bende son zamanlarda büyükannenin paralarına konma, hem de bir an önce konma isteği hâsıl olmaya başlamıştır ve durdurabilene aşk olsundur…

Aman efendim, lafı ne kadar da uzatıyorum böyle; aman aman! Sadede gelince uyandırın lütfen… Horluyorsam namerdim.

Uzun süren çalışmalarım sonunda tıp kitaplarından arakladığım taze ve sâbi bilgiler bana gösterdiler ki efendim; bu kanser illeti, insanda hücre deformasyonu ve bölünmesi sonucunda tezahür ediyormuş… E o zaman benim yapmam gereken şey de çok basitmiş: Anne irisine düzenli olarak hücre takviyesi… Tabii şırıngalamak suretiyle…(Bunu böyle sürekli tekrar eden iç sesim ve kendisine uyuz olduğumu utançla karışık saygımdan dolayı bir türlü söyleyemiyorum; Allah vere de devran dönse bir an önce efendim).

Bu hücre takviyesine ilk başladığım zamanlarda delirmiş ve kontrolden çıkmış bir şekilde hareket ettiğimi itiraf etmeliyim. Zavallı büyükannemin vücud-u şahanesine ne hücresi buldumsa, elime ne geçtiyse şırıngaladım efendim. Keçi, at, eşek, zürafa, domuz, Balkan tilkisi, tırtıl, ornitorenk, zebra, sırtlan, bok böceği, Yemen çıyanı, koala, Lumpur, Kaatiil, Aliye Rona ve hatta hatta bukelemun ve primat hücresi bile. Şırıngaladıkça şırıngaladım… Taa ki büyükanne cazım, vücudu bünyesine giren yabancı hücrelere Tanrı misafiri muamelesi yapıncaya dek. Açıkça itiraf etmeliyim ki bu, hiç de beklediğim bir durum değildi. Vücuduna giren her yabancı hücre el üstünde tutuluyor ve içeri buyur edilip kuş sütüyle besleniyordu. Tabii bunun altında 105 yaşını devirmiş bir çıtırın tonlarca yıla dayanan cinsel açlığı da yatmıyor değildi… Ulan hücre bu ya! Ne kadar büyük olabilir ki aleti!. Aleti geçtim, kulak memesi ve tekerlekleri ne kadar büyük olabilir… Yok efendim, anlamak mümkün değil; insan beyni kıtlık yıllarında başka türlü çalışıyor vallahi.

Üç küsur yıl… Evet tam üç küsur yılımı aldı, “Büyükanne Kanser Vakasını” yaratmam; ama gerçekten değdi doğdu doğusu. Ve şu an itibarıyla büyükannemin ruhunu teslim etmesinden bu yana sadece 2 dakika geçmiş bulunuyor. Şimdi izninizle anne büyüğümüzü elektron mikroskobuna koyup hücre sayımı yapacağım… Efendim?!. Biri kaş göz işareti yapıyor oradan… Buyurun… Bir şey mi söylemeye çalışıyorsunuz?.. Çekinmeyin lütfen, buyurun… Ne?!! “Ulan o zat-ı şahane şimdi o …mınakobunun altında Jüpiter kadar gözükmez mi?! Senden önce davranıp kadehine dalmaz mı?!” diyorsunuz… Olsun; varsın gözüksün ve de dalsın efendim… Jüpiter’i bi’kenara iter, hücrelerin tadına bakarız biz de…