26 Mayıs 2008 Pazartesi

- Erotizm hayatın neresinde durur ve bir sanat nesnesi olarak nerelerimize konulur?
- “Sanat toplum içindir” gibi bir klişeden hareketle, soruyu bir de vibratör fabrikası çalışanlarına sormak lazım derim ben. Ve son kertede eklemek isterim ki; sanat nesnesi ortaya koyanla ortaya koyduğu şey arasında bedensel ve süreçsel çok sıkı bir bağ vardır. İşte bu bağ, sanat nesnesi vitrine çıktığı anda onu yaratan tarafından etrafa enjekte edilen dev bir dokuya dönüşür. Aslında başlangıçtan bu yana insanoğlunun etrafa fırlattığı cenin partikülleri ve onların ana rahminde terbiye edilmiş halleri, yani bizler bunun en bariz örnekleriyizdir. Ve tanrı kadını yarattı. İçini oyduğuna “kadın”, içini oyarken kullandığı aleti üzerinde unuttuğuna “erkek” dedi. İşte o andan itibaren ne yazık ki yapılan ve yapılacak her şey birer kopyadan ibaret olmaya mahkûm oldu. Olsun! Taklit de olsa, baktığımız her yerde her daim birbirini tanımlayan / bütünleyen sanat ve erotizmle gözgöze gelmiyor muyuz sonuçta. Yeter ki doymak bilmeyen doğamızı doyuracak kadar zamanımız olsun. Zaman mı dedim!

ZAMAN AYNA TUTMAZ

Zaman ayna tutmaz. Kişilik bir gösterge değildir. Gösterge olsaydı, iki kişilik otel odalarında birleşme değil, bölünme yaşardık. Vücut suyumuzu çalanlar, alkolle yaptıkları anlaşmanın mafyadan çok daha boktan olduğunun farkında olmayanlardır... Ama nedense diğerinden çok daha fazla severiz alkol arkadaşlarımızı. Arkadaşlarımız yandaş değil, yanıbaşımızda durmayı seven yuvarlak masa paranoyaklarıdır. Aynı sorun; kendini sadece metal zanneden hiçbir zincirde yaşanmaz. Yaşansaydı, yuvarlak masalar zincirli ayaklardan geçilmezdi... Yaşasın masa altı organ yoklayıcı ayakların zaptedilemez seksi... Seviyorum nedense her şeyden fazla seksi. Seksi kız seni demeyi ne de çok özlemişim Birilerini......... Salağım ben..... Sona yazılmaz ama; Atılgan'ın Seyir Defteri: Yıldız Tarihi; Çok sevgili Ana Rahmi Ve Yaşasın Lahana Paradoksu 'nun altında yatan yara bağlamış kabukların haşlanmaya muktedir vitamin israfı.........
- Günlük tutar mısın?
- Niye?! “Bugün biraz daha yaşadım; yarın biraz daha yaşayabilmek için. Yarın biraz daha yaşayacağım; diğer günler için” diyebilmek için mi?!

BUGÜN LÜK

15 AĞUSTOS 1969

Benim adım Hilmi. Ama siz bana kısaca Değil Mi diyeceksiniz…
Bugün 15 Ağustos 1969. Gece olmak üzere. Daha biraz önce uyandım ve rüyamda “Meçhul Asker”i gördüm. “Bana ateş eden utansın” şeklinde sayıklayıp duruyordu. Donumu çözüp ağzına işedim. Susamıştı ve asitli bir içeceğin ona iyi geleceğini düşündüm.
Uyandığımda, hayattaki ilk altıma edişi gerçekleştirdiğimi anımsıyorum. Sorgulama?!. Henüz yok. Paso altımı değiştiriyor salaklar. Ooh ooh! Biraz daha dokunun kulunçlarıma…

17 NİSAN 1973

Sağol karşı komşunun karısı. Bana sürekli “senin adın ne bakiim?” deyip duruyor. Deli galiba…
- Hilmi değil mi?
- Bilmeem. Senin adın o. Sen daha iyi bilirsin…

Verdiği karşılığa bak salağın! Sütçüyle sürekli kırıştırdığından ağzı inek kokuyor. Nerden mi biliyorum?.. Beni durmadan mıncıklayıp öpüyor. Taşaklarımı da sıktırıyor. Çıldırmış gibi. Tanrım, durduramıyorum!
- Sakin olunuz bayan! Koko pipette durduğu gibi durmaz.
- Kudurmaz, utanmaz, arlanmaz!
- Teşekkürler…

Aramızdaki diyalog salakça ama, yine de anlaşabiliyoruz…

17 TEMMUZ 1976

İlk mastürbasyonum başarısızlıkla sonuçlandı. Kırmızı bir kütleye dönen organım evin kedisinin fazlasıyla ilgisini çekiyor. Bakma öyle salak salak, salak kedi! Koltuğa sürtünürken görmedim sanki. O salak ifadenle ne kadar az şey anlatabildiğinin, umarım farkındasındır. Götlek seni!..

23 NİSAN 1979

Aman tanrım! Bugün dışişleri bakanı oldum. Makam koltuğuma oturtular hemen. Koltuk iğrenç kokoyor. İğrenç herif, kesin hemoroit! Bi dakka, bi dakka sahibi geldi koltuğun… Aaa n’oluyor be!..
Aşağılık herif! Beni döverek koltuğundan indirdi. Hani çocuk bayramıydı bugün?!

26 EKİM 1981

Uyruk ve de uyluk değiştirmek istiyorum. Hem de bütün kalbimle. Fakat sınır kapılarından çok uzaktayım. Tanrım Lanet olsun!..

14 MART 1986

Televizyon seyrediyorum. Duran Duran salakları video klip triplerinde takılıyolar… Hemen televizyonu kapatıp teybe bir Pink Floyd koyuyorum. Dark Side of The Moon. Damardan. Ooooohh!.. Perdeler çekili. Gidip apartmanın ana şalterini indiriyorum. N’olur n’olmaz, şeytan doldurur. Ya da salağın teki yanlışlıkla bütün elektrik düğmelerine basabilir. Bu arada kapıcının küçük kızına tecavüz eden karşı komşuyu görmezden geliyorum. Aşağılık duyarsız, piç kurusu beni! Haaaaaaaaaa…

17 NİSAN 1987

Saat yönündeki ilk sakal traşımı oldum. Saat 17.01’i gösteriyordu, şimdiyse 17.23’ü gösteriyor. Bir zamanlar yüzümü fazlasıyla işgal eden tüyler bıçak arasına sıkışmış birbirlerini düzüyorlar. Koltuk altlarımı da halledip hemen etek traşına girişiyorum… Bi dakka bi dakka! Sanırım malafatı kestik. Kan oluk oluk gidiyor… Geberin AIDS’li piç kurusu bakteriler! İliğime kadar aktı amcık kırmızılıklar! İskelet gibi çıkıyorum banyodan. Odamdaki aynaya bakıyorum; mosmor olan deri iskeletime yapışmış durumda. Körpe Azraillere taş çıkartırım vallaa. Lacilerimi giyip dışarı fırlıyorum…

9 MAYIS 1997

Bugün sevgilimle sevişmeye başlamamızın tam 13. yılı. Hâlâ yorulmadık. Nara nana nana… Ömür boyu sürecek…Hiiç bitmeyeceeeeek…

SIÇRAMA; 19 MART 1899

Sanırım emekliliğimi isteyeceğim. İşyerinde Kafka denen bir pezevenk var; “seni Şato’da sikeceem!” deyip duruyor. Çok rahatsızım bu durumdan. Siz Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız, aşağılık Prag’lı PEZEVENK!!!
POSTMODERNİZM

Şok bir görüntü bombardımanıyla bir anda Eleman’ın etrafındaki her şey durur ve zaman sıfırlanır. Elaman dışındaki herkes ve her şey en son halleriyle donup kalmışlardır.

Ve işte o anda Eleman’ımız şunun farkına varır: Dünya üzerindeki herkes onun için tasarlanmış bir figürandır. Sadece onun yaşamındaki olaylara yön vermek için ordadırlar. Yani sırf Eleman’ımız aşkı öğrensin diye yapay düzlemde birbirlerini çok seven çiftler oluşturmuşlar, ona cinsel açlığı hissettirmek ve bizzat yaşatmak için birbirleriyle düzüşüp durmuşlar, şiddeti öğrensin diye varlığının hiçbir değeri olmayan bedenlerini hiç çekinmeden yok etmişlerdir. Yeri geldiğinde alay konusu olmuşlar, yeri geldiğinde alay etmişlerdir. Tabii dalga geçmenin ve dalga geçilmenin ne demek olduğunu göstermek için...

Dünya üzerindeki her şey ama her şey sadece onun için tasarlanmıştır. İnanılmaz bir düzenek ve aynı zamanda inanılmaz bir kumpastır bu. İşte Eleman bunu farkettiği an etrafındaki (dünya) bütün insanlar ve bütün olup bitenler bir anda donup kalır.

Sonra ne mi olur?... Elbette ki Eleman, farkına varmanın getirdiği mutluluk ve özgüvenle sevinçten çıldırmaya başlar:

Tanrım!... Tanrım tanrım taanrım! TAANRIMM!!! Ya da her neysen!... İnanamıyorum!... Bütün bu olup bitenler benim için miydi? Yani etrafımdaki bu milyarlarca insan, sadece benim için tasarlanmış birer figürandan başka bir şey değil miydi?... Tanrım inanamıyorum!... İNANAMIYORUUM!!! Ben seçildim!... SEÇİLDİM BEN!!! İşte o... işte ben... seçilmiş tek üstün varlık!... Sadece ben varım, BEN!... Ve bu koskoca dünya da sadece benim için var!... Benden başka her şey değersiz ve önemsiz... Geriye kalanların hepsi birer figüran.... İnanamıyorum tanrım, sadece benim için varlar öyle mi?!.

Peki tanrım neden ben?!. Neden bir tek BEEN?!! Seçilmiş, en sevgili kulun bir tek benim?!

(Birden gök gürler... Kamera atmosferin dışından nur topu gibi yuvarlak dünyaya bakmaktadır. Açı giderek genişlemeye başlar... bir süre sonra kadrajda yanyana dizilmiş birbirinin kopyası dünyaları görürüz... genişleme devam eder... Dünyalar giderek çoğalmakta ve küçülmektedirler. En son kadrajda, görülmeyecek kadar küçük milyarlarca dünya bir hücre yumağı gibi (tamam o benzetmeyi de yapalım; atom partikülleri gibi (herkes ve herşey hesaaaaabı) )bir arada durmaktadır. Tam bu sırada fondaki ses oldukça sakin bir tonda devreye girer ve kamera sadece Eleman’ımıza odaklanır. (Burada kamera hareketi şöyle olmalıdır: Kamera oldukça yüksek bir noktadan tepeden çekimle yavaş yavaş Eleman’ımıza zoom yapmaya başlar. Ve görüntü tam elemanımızın tepesine geldiğinde Elaman’ımız birden başını kaldırır ve dehşetle kameraya bakmaya başlar).

DIŞ SES: Yooo. Sen sadece kendi dünyanda yaşıyorsun, o kadar. Tıpkı şu yanında duran milyarlarca dünyada olduğu gibi. (tam bu sırada hücre yumağı şeklinde dizilmiş milyarlarca dünyanın yer aldığı bir önceki görüntü devreye girer). Onlar da, yani senin dünyanın figüranları da kendi dünyalarında yaşıyorlar. Ve bak! Sen bu dünya dışında kalan diğer bütün dünyaların içinde yer alan bir figürandan başka bir şey değilsin. Sadece bir figüran (görüntü tekrar tepesindeki kameraya dehşetle bakan Elaman’ımıza yönelir)! Ve inan bana, yine kendi dünyalarında, onların dışında kalan herkes birer figürandan ibaret. Ya işte böyle... herkes hem asıl kişi hem de bir figüran ve işte milyarlarca dünya (kadrajda yeniden hücresel dünya kümesinin bulunduğu görüntü vardır). Şimdi söyle bana; BUNUN NERESİ SEÇİLMİŞLİK?!!

Bütün umutları, bütün beklentileri öldüren tam bir hayal kırıklığı anı. Kombinasyonlar da inanılmaz... Tam 6 MİLYAR X 6 MİLYAR Eleman ve dünya...En kötüsü de, her biri birbirinin aynısı 6 milyar insandan oluşan tam 6 milyar yığın ve günümüzde buna verilen ad; POSTMODERNİZM...
- Nedir mantık denen ayıklama mekanizması? Ve elek üstünde kalanlar, zeytinyağının suyun üstünde suya geçirmesi gibi altta kalanlara bir şey mi ima etmeye çalışır dururlar?!
- Mantık denen düzmece, bize dayatılanlardır… Ve dayatılanlarla yoğrulan yaşamımız bir parazit olarak beynin en ücra köşelerine yerleşir her fırsatta…

İNANILMAZ

Selam,
Konuya nasıl başlayacağımı bilemiyorum ama, bir şeyi çok iyi biliyorum; o da kafanı karıştırmak niyetinde olmadığım...
Siktir, girişe bak!
Olmuş bitmiş ve saçma olarak görülen her eylemin bir açıklama beklediğini düşün... Gelebilecek her açıklama, bize kodlandığı gibi mantıklı ya da mantıksız olarak katagorize edilmeyecek midir?...
Şimdi de şunu düşün lütfen; mantıklı ya da mantıksız kıstacının dışında kalabilecek bir cevap olabilir mi sence?... Yani, yapılan her eylemin öyle bir açıklamsı olsun ki, algı sınırlarımız, kafamıza kazınan kodların dışında cozurdamaya başlasın... O an için bunun (bu şok halinin) farkında olmak ya da olmamak, o kadar önemli mi, bilemiyorum...
Aslına bakarsan, yanıt belki de absürd-saçma-aykırı-mizah terimleri arasında yatıyor olabilir...ama bize kodlandığı gibi ortaya çıkan halleriyle değil elbette...

Sana da öyle gelmiyor mu;
Çok küçük yaşlarda, bizi şekillendiren ebeveynlerimizin, yani şekilendirilmiş öküzlerin, beynimizi şekillendirmek uğruna yaptıkları her müdahale, birer işkence değil miydi sence?.. Onlar bizleri idiyot haline getirsinler diye istemsizce proglanmış birer kurban sadece... Kimbilir, böyle bir düzenekte bizler de kaçınılmaz olarak birer kurban olacağız pek yakında... Aslında, mantık ve mantıksızlık dizgesine kıstırımış algı(cıkları)mız sayesinde, bu durum kaçınılmaz gibi görünüyor...
Yaşadıysan hatırla, çocukluğunda sana sarfedilen o muhteşem cümleleri / iğrenç müdahaleleri:
"Mantıksız mantıksız konuşma, HAYVANN!!!"
"Saçma sapan karşılıklar verip durma!"
"Off, hadi akıllı ol, uslu ol biraz!"

Hepsi de uzay boşluğunda orada oraya çınlıyordur şu anda...

Bu durumu şöyle bir örnekle anlatabilirim belki sana:
Taşradan, süper yontulmamış bir gencin askere gittiğini düşün...
Günün birinde, hiç beklemediği bir anda kovuş çavuşundan müthiş bir tokat yiyor... Nedeni de, her seferinde tuvalet taşının ters tarafına, yani deliğin olmadığı tarafa sıçması ve sonunda yakayı ele vermesi...
Bu eylemde tokat yeme anı, Çavuşun "Neden tuvalette, deliğin olmadığı tarafa sıçıyorsun?" sorusu karşısında, elamanın vereceği cevabın hemen ardından son derece refleksi bir şekilde gerçekleşmelidir...
Yani bu öyle bir cevap olmalıdır ki, çavuş son derece geri zekalı biri olsa bile, istemli ya da istemsiz bir şekilde salak yerine konulmadığından, ya da kendisiyle alay edilmediğinden kesinlikle emin olmalı ve tokat atma nedeni de tamamyla refleksi olmalıdır. Ve bu refleksiliği sağlayan da, sorunun yanıtının algı sırnırlarını balirleyen mantıklı ya da mantıksız dizgesinin herhangi bir kefesine konulamayaşı olmalıdır. (Aslında bence burada, zekâ faktörü hiç önemli değil gibi geliyor bana... Hatta hatta, kesinlikle öyle... Yani geri zekâlı çavuş yerine, dünyanın en zeki insanı olsa bile, aynı dizgelerde köreltilmiş algı boyutu sayesinde, aynı hızda ve aynı sürede hedefini bulacaktır o tokat).
Ne dersin, açıklama bekleyen her eylemde, matıkılı-mantıksız dizgesinin dışına çıkan ve asla tanımlanamayan ve o anda tanımlanacak olan bir cevap var mı sence?...
Sadece ebemi tersten görmek istiyorum....

Bir de, sana asıl söylemek istediğim, bunlar değildi galiba!... Off, neler diyorum ya!
Öptüm...
- Din ve Tanrı kavramlarını varoluşunuzun neresine tıkıştırıyorsunuz?
- Sanrı / İşler kötü gidiyordu… / Tanrı, yalvaracak sandı…
Keşke sanrılar üzerine kurulmasaydı dünya ve onu vareden hayat…

SOMUT BİR GÖLGE ÜZERİNE 7 ÜÇLEME

Birin Biri

Elimde olanları söylüyorum ve şu andan itibaren yazacağım hiçbir şeyin sorumluluğunu üzerime almıyorum...

Birin İkisi

Kağıdın tekine iç içe geçmiş 7 halka çizip beklemeye başladım...

Birin Üçü

Uzunca bir süre hiçbir şey olmadı...

İkinin Biri

Şekli çizdiğimde yazdı. Sanırım şu anda kış. Çünkü donmak üzereyim ve gürül gürül burnum akıyor... İşte beklenen an: damlalardan bir kaçı şeklin üzerine düşüyor. İnanılmaz kısa bir süre sonra şekil kağıt üzerinde saçma sapan bir biçimde yayılmaya başlıyor... Bunun üç boyutlu uzamdaki en iyi karşılığı, kahvesi höpürdetilmiş ve sadece pelteleri kalmış kirli bir fincan olsa gerek. Niye kirli dedim acaba?.. Bilmiyorum...

İkinin İkisi

Küre şeklinde olmayan dümdüz bir dünyayı bu kağıda benzetebilir miyim acaba? Bir deneyelim...
Hayır olmuyor. Karşılığı kafamda tam oturmuyor. Çok büyük ve çok kalın bir kütle gözümün önüne gelen. Bu “çok kalın” mevhumu oldukça önemli galiba. İster istemez başka bir boyutu çağrıştırıyor kafamda. Peki, kağıdın kalınlığı n’olacak?

İkinin Üçü

Şimdi konuyu biraz gözden geçirelim:
Tam da bir kağıt kalınlığında bir kütle düşünelim. Kağıdın bir dikdörtgen olduğunu kabul edersek, bu kütleye kağıdın etrafında dikdörtgensel bir hareket kazandıralım. Benzer boyutlarda başka bir kütleyi de bunun tam tersi bir yönde hareket ettirelim ve beklemeye başlayalım...
Aaaha!.. İlk çarpışma gerçekleşti bile. İkisi de salak salak birbirlerine bakıyorlar... sanırım biraz şaşırdılar. Hayır hayır, çok şaşırdılar. Canları fena yandı.

Üçün Biri

Tam da buraya uygun bir durum. Oysa ne umutlarla hareketlerine başlamışlar, geleceğe güvenle bakmışlardı.

Üçün İkisi

Geçen süre belirsiz... Derken, birinci ikinciye mantıklı bir öneride bulunuyor:
Birinci: İkimiz de aynı yöne doğru harekete geçelim ve tabii yine sen benim arkamda ol.
Sorgulama aşaması: geçen süre belirsiz...
İlk güzel soru ikinciden geliyor:
İkinci: Peki, bunu yapmaktaki amacımız ne?!..

Birinci gayet kendinden emin bir tavırla yanıt veriyor:
Birinci: Bir amacımız olması gerekmiyor.

“Diyelim ki öyle” diyor ikinci: “Peki arkanda olmaktan sıkılıp önüne geçmek istersem n’olacak?”

Gittikçe küstahlaşıyor birinci: “Tam bir salaksın! Çözüm son derece basit oysa ki! Geri geri gideriz olur biter. Sen de benim önüme geçmiş olursun böylece.”

Üçün Üçü

Hareketlerin yaratıcısı, ki buna tanrı diyebiliriz - evet evet rahatlıkla tanrı diyebiliriz ona- daha da pratik bir çözüm buluyor. İkinciyi başka bir kağıda koyup biricinin uzamından uzaklaştırıyor.

Dördün Biri

Oh ne âlâ! Herkes için başka bir dünya!.. Bunlardan milyonlarca olunca n’olacak peki. Tanrının gür sesi anında etrafı kaplıyor: “Son rakam 6 milyar püsür ve de küsürdü... yanılmıyorsam tabii ki.”


Dördün İkisi

Sorun, 6 milyar püsür ve de küsür kağıda kütleleri tek tek yerleştirmekse, kağıtları birbirine yapıştırır, yeteri kadar kalın bir düzlem elde ederiz. Herkes de gül gibi geçinip gider. Ayrıca onlar kütle değil, birer canlı. Çok rahatsızım bu durumdan, haberin olsun.
- Yukarıdaki sözler asi bir meleğin sözleri.
- Geçelim, önemsiz bir ayrıntı.
- Olur.

Dördün Üçü

Kütleler, pardon canlılar tarafından bambaşka yönler arzulanmaya başlayınca n’olacak peki? Kuzeydoğu veya güneybatı fena bir fikir değilmiş gibi görünüyor.

Not: Yukarıdaki sözler bana ait.

Beşin Biri

Aman tanrım! Hiç de iyi bir fikir değilmiş. Daha şimdiden binlerce kütle (canlı salak, caaanlı!), pardon canlı... düzlemin dışına çıkıp sapır sapır dökülmeye başladı. Sanırım bu durama “kutsal adalet” ya da “doğa kanunu” türünden bir şeyler deniyordu.


Beşin İkisi

Sorgulama iki:
İyi de tanrı neden hiç müdahale etmiyor? Neden bu kadar kayıtsız?.. Anlamak mümkün değil...

Beşin Üçü

Gecikmeyen gerçek:
Hiç de kayıtsız değilmiş. En azından çok iyi niyetli. Dikdörtgenler prizması şeklindeki kütleyi tıpkı bir kartopu gibi avuçlarının içinde bastırıp sıktırarak bir küre haline getirdi. (Gerçi birçok canlı bu bastırılıp sıktırılma sırasında terk-i diyar eylediler ama, olsun. Büyük hedefler uğruna gözden çıkarılmayacak hiçbir şey yoktur nasılsa; ya da ne bileyim, toplumun yanında bireyin lafı mı olur türünden bir şey de olabilir).

Altının Biri

Şimdi her şey çok güzel. Zaman ve mekan çakışması olmadığı sürece hiçbir şey birbiriyle çarpışmıyor...

“Altının ikisi”, “Altının Üçü”, “Yedinin Biri” ve “Yedinin İkisi” bu kötü kurgulanmış yazının sonunda güme gitmek zorunda kaldılar. Onlara el sallıyor ve “Yedinin Üçü” nün karşısında saygı duruşuna geçiyoruz:

Yedinin Üçü

Geçen süre: 4 ya da 5 milyar dünya yılı.
Mekan: Yumurta sarısı bir taksinin içi.
Karakterler: Başlangıçtakiyle aynı: Birinci ve İkinci.
Ayrıntı: Artık onların da bir cinsiyeti var (ne küzel!): Birinci :Kadın, İkinci: Erkek.

Bayan – Geldik şoför bey.
Taksici – Mi bayan!
Bayan – Anlamadım!
Taksici – Soru takısını unutmuştunuz. Ekledim sadece... bayan!
Bayan – Adres ve adres bana ait ama!
Taksici – Adres... bayan!
Bayan – Anlamadım!
Taksici – “Ve adres” fazlanız bayan... çok göze batıyor.
Bayan – Dilin çok uzun!
Taksici – Sinekler için bayan... sadece sinekler...
Bayan – Sinekler konuşabilemez ama.
Taksici – Şeker de yiyebilsinler... bayan!
Bayan – Elma?
Taksici – Dersem...
Bayan – Çık...
Taksici – Mam bayan... Maaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaamm!
Bayan – İyi öpüştü...
Taksici – Işıklar bayan, ışıklar...
- Bu ne tesâdüf!
- Tesâdüf mü?! Kanımca zaman boyutunun tamamı tesâdüfler üzerine kuruludur. O yüzden de boyutun dışına çıkamadığımız sürece başımıza gelen her şey bir tesâdüften ibarettir. Bakınız: Sperm Savaşları Saçmalığı / Ana Britanicca… Bu bilgiye bazı versiyonlarda rastlayabilir, bazılarında da rastlayamazsınız… „Rastlamak ya da rastlamamak“; bu da bir tesâdüftür… Yeter ki rastlantı bir saplantıya dönüşmesin.


UZAY KOVBOYLARI

1958 Türkiye’si… Ortalık büyük Amerikan arabalarıyla uzaya gitmeye çalışan tiplerle dolu. Hastalık derecesine varan bir özentilik kumkuması hakim her şeye. Hız sınırı ihlalleri korkunç boyutlarda. Araçlar daha atmosfere girmeden parçalanıyor… Hadi be!..

Dönüyoruz Amerika’ya. Orada da durum pek farklı değil. Ancak bir farkla: yer olarak yerde değil, gökteyiz. Anlayacağınız heriflerin uçan otomobilleri var. Ee, ne de olsa zengin millet.

Kadrajda dikizlediğimiz uçak, zamanın uzay kuşu olarak tabir edilen manyak bir alet. Uçağın pilotları yaşlı kurt Clint Eastwood ve emektar arkadaşı Tommy Lee Jones. Filmdeki adları ise Frank ve Hawk. İkisi de “1 deyince” müptelası Amerikan zıpırları. Yanlış duymadınız, her ikisi de tek bir vücut gibi hareket ediyor. “1” deyince çişe kalkıyor, “1” deyince pike çekiyorlar. En son “1”dediklerindeyse, aşırı hızdan uçağın kanadı kopuyor. Ve elbette ki beklenen son; “1” deyince kirişi kırıyorlar…

Yere indiklerinde 4 milyon dolarlık kuşu iktidarsız hale getirmenin cezasını çok ağır ödüyorlar. Fındıkkıranla hadım edilen Frank ve Hawk’ın yerini üst rütbeli bir şempanze alıyor. Çünkü Amerikan Hava Kuvvetleri’nin pabucunu dama atan “Nasa” denen yeni yetme öyle uygun görüyor…

Ve aradan tam kırk yıl geçiyor. Yine Houston’daki Nasa üssüne çevriliyor kameralar… Bol yıldızlı bir Rus generali Nasa’nın başındaki elemanla bir şeyler konuşurken görülüyor. Sorun, tepedeki bir uzay istasyonunun yörüngesinden saparak Dünya’ya doğru yaklaşmakta olması. Bilimsel olarak ana rahmine geri dönme vakası olarak açıklanan bu olay, annenin isteksiz oluşu yüzünden bir an önce durdurulmak zorunda. Ön plandakilerden Rus olanı, sürekli olarak karşısındakine, “durdurun lan! Durdurun şunu!” diye feryat ediyor. Amerikalı yavşaksa politik çıkarlarını ayağında sektirerek, “tamam lan, zırlama!” şeklinde karşılıklar veriyor…

Ee, n’olacak şimdi?!. İstasyon fi tarihinden kalma. İşin tuhaf yanı, istasyonun donanımı için tamamen Amerikan teknolojisi kullanılmış. Üstüne üstlük tam kırk yıl öncesinin teknolojisi. Ve elbette adamımız Frank’a ait. Şimdi Nasa denen laleler fellik fellik adamımızı arıyorlar…Buldular işte.
Adamımızı araba garajında karısıyla tepişirken basıyorlar. Clint baba garajın bir köşesinde yaş yetmiş, iş bitmiş tribine inat, karısını mıncıklayıp duruyor.

Önerdikleri şey son derece utanç verici: bir Amerikalıdan bir Rus uzay istasyonunu onarmasını istemek ha!.. Kabul etmiyor tabii. Üstelik 40 yıl öncesinin kini de var. neymiş efendim, Ruslar tepedeki istasyonda planlarını Clint babanın çizdiği teknolojiyi kullanmışlar. Ulan dallamalar, pisişik bir Amerikalı’nın çizdiği şeyler Rus gemisinde ne arıyor?! Adamı çizmezler mi, sen gomanist misin diye?!

İşin tuhaf yanı hiçbir şey yapmıyorlar. İstedikleri sadece istasyonun yere inip volta atmasını engellemek Clint baba kaçın kurası, bunları yutar mı?.. “Bunu bir şartla kabul ederim” diyor. “Beni ve ekibimi uzaya göndereceksiniz.”

Nasıl yani! Gelmişsiniz 70 yaşınıza; bastonsuz yerde yürüyemiyorsunuz, uzayda mı fink atacaksınız?!. İşleri gerçekten zor. Üstelik Nasa’nın başındaki herif, 40 yıllık eski düşmanı.

Bak ya işe; vallahi kabul ettiler teklifini. 4 bunağı göz göre göre uzaya gönderecekler. Hepsi de birbirinden frijit, birbirinden prostat.

Bu arada adamımız Frank hiç boş durmuyor. Kolları sıvayıp, hemen eski ekibi toplamaya koyuluyor. Ekiptekilerin hepsi de bunamış tipler:

Jerry deneni bunak ötesi bir bunak. Ama gözü hala karıda kızda. Gerçek hayatta nam-ı diğer aktör Donald Sutherland olarak biliniyor. Diğeri, içlerinde en aklı başında gözükeni. Filmdeki adı Tank. Aktör olarak Holywood ve civarında James Garner diye çağrılıyor. Tommy Lee Jones’a gelince, Clint Eastwood’la birlikte filmdeki iki esas oğlandan biri. Uçak virtüözü ve de katili.

Hepsinin de Nasa’ya bir girişleri var, görmelisiniz. Değme mankenlere taş çıkartırlar. Ama salaklar, manyak bir testten geçirileceklerinin farkında değiller. O kadar eminler ki kendilerinden. Testin adı “Dayanıklılık”. Yerçekimsiz ortamda bütün hünerlerini döktürmek zorundalar. Yere basamadıklarından, götleri bir karış havada dolaşıyor. Kendilerini bi’bok sanıyorlar anlayacağınız. Ukalalık almış başını gidiyor. Filmin en komik sahnesi, ekiptekilerin oltayla balık avlamaya çalıştıkları sahne. Balık yerçekimsiz ortamda suya niye giremediğini sorgularken, olta da balığa neden yardım elini uzatamadığını sorguluyor...

Bütün testleri başarıyla tamamladılar bile. Efenim, sıra geliyor filme birazcık romantizm katmaya. Filmin en önemli kadın kahramanı olan Sara Holland, firijit bir mühendisi canlandırdığı Nasa’da zıpır bunak Hawk’a göz koyuyor. Bu bölümlerde Bir kaç romantik sahneyle film kenarlarına oya yapılıyor adeta...

Artık her şey hazır. Bunakların uzaya çıkmamaları için ortada hiçbir neden yok. Hadi ya! Sahi mi?!. kaçığımız Hawk ne olacak?.. Herif kanser. Üstelik en fazla sekiz aylık ömrü kalmış. Şimdi tongaya bastılar işte. Sonunda savaşı kırk yıllık düşmanları Nasa komutanı kazandı.... Bi’dakka bi’dakka Clint baba diretiyor. Yok öyle hemen pes edivermek....

Bi’kaç çetrefilli aşamadan sonra ceviz kaplama bastonlarıyla uzaya ayak basıyorlar... 40 yıllık rüya gerçekleşiyor sonunda. Uzay Mekiği Atılgan’ın içinde 4 bunağın haricinde Nasa’nın kakaladığı 2 dallama daha var... Bu salaklar filme yaşlılar kurttur ve de puşttur, gençler toy ve aptaldır önermesini doğrulamak için dürtüklenmişler. Gemide yaptıkları salaklıklardan bunun doğru olduğu hemen anlaşılıyor. Yerçekimsiz ortamda vücutlarında çarpmadık yer, kırılmadık kemik bırakmıyor şapşallar. İş başa düştü yine. Bütün her şeyi bizim bunaklar halletmek zorundalar. Clint baba uzay botlarını ve tulumunu giyip dışarı fırlıyor. Ortalık neredeyse zifiri karanlık. Ne bir sokak lambası, ne de mehtap var. Anlayacağınız romantizmin içine etmişler. Neyse, Clint baba bele kuvvet tırmanarak, tepedeki Rus uzay istasyonuna tutunuyor. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, şaşkınlıktan kulakları ağzıyla kaşları arasında gidip geliyor. Ne lan bu!.. Götler uzay istasyonu diye, resmen nükleer bomba üssü kurmuşlar. Dur bakiim, şunları sivilce gibi patlatayım da zararsız hal!.. Ama olmaz ki! Eee, n’apcez şimdi?!.

Clint baba bu aşamada son derece klişeler klişesi bir şey yapıyor. Durumu merkeze bildirip rahatlıyor... Merkezdekiler şaşkın. Herkes birbirini suçluyor.

Tekrar mekik Atılagan’a dönüyoruz. Adamlarımız bombaları n’apacakları konusunda tartışıp duruyorlar... ortaya atılan teklifler son derece ilginç. Hele bi’tanesi var ki, evlere şenlik. Neymiş efendim, Rus demir yığınını 8 aylık adamımızın kıçına bağlayıp Ay’a göndereceklermiş. “Olur mu lan!” diye isyan ediyor Clint baba. Aslında neden olmasın? Adamın zaten kelebek kadar ömrü kalmış. Hayattaki en büyük hayali de aya gitmek. Üstelik hayatının fırsatı, melek kılığına girip ayağına kadar gelmiş... Hadi, çekilin herifin önünden de, çatapatlarıyla aya gitsin adamcağız.

Gerçekten de öyle oluyor: adamımız Hawk ay sevdasına ve de dünyayı kurtarmak pahasına kıçına dinamit lokumlarını sokup aya giderken, mekiktekiler Clint baba önderliğinde marşlar söyleyerek dünyaya geri dönüyorlar...

Salak Amerikalılar dünyayı kurtarma görevlerini başarıyla tamamladılar bir kez daha. Ekibi kutlayanlar arasında Nelson Mandela ve Michael Luter King de var. Mao ve Stalin’se daha sote bi yerde olayı izliyorlar. Hegel ve müstakbel kızı Marx’a gelince, Hitler’in kıçındaki sivilceleri patlatmakla meşguller. İsa... neyse boşverin...
- Görünmez olsaydınız, n’apardınız?
- Hem kör, hem de görünmez olursak, n’olacak peki?! Varuluşun kıçına mı kaçacağız?!

GÖRÜNMEYEN TEHLİKE

Göz görmeyince gönül katlanır mı?… Katlanır, hem de bal gibi. Diyelim ki elektrikleriniz kesik. Bu da yetmiyormuş gibi ortalık zifiri karanlık. Mum aramak için evin içinde salak salak dolanıyorsunuz… ve hiç beklemediğiniz bir anda iki üç tokat art arda yüzünüzde patlıyor. Oysa daha iki dakika önce evde yalnız olduğunuza dair yemin edebilirsiniz.

N’oldu?... Ürktünüz tabii. “Kim bu dallama?” diyorsunuz içinizden. Dallama olmasa, tokat yerine yüzünüze çiçek atar, dudağınıza güzel bir öpücük kondurur. Anlayacağınız, savaşma seviş kabilinden her şeyi yapar. Ama piç kurusu sinek öldürür gibi boyuna geçiriyor… Hay Allah belanı!.. Nerede bu mum?! Dur bi’dakka, bulayım mumları, ben sana göstereceğim!.. Saçmalamayın, atı alan Üsküdar’ı geçti bile. Bakın, sokak kapısı çarpıldı çoktan. “Tanrım, biraz önce yaşadığım neydi acaba?! Deliriyor muyum yoksa?!” diyorsunuz içinizden

Tavsiyem elektrikler gelene kadar bekleyin… Geldi mi?... İyi. Şimdi gidip karşı komşunuzun kapısını çalın… Açmıyor mu?.. açmaz tabii yavşak. Evde değil çünkü. Bakkala gitti birazdan gelecek, ha haaaaaa!

İşte böyle bir film “Görünmeyen Tehlike” diye dilimize çevrilen Hollywood yeni yetmesi. Filme, dibine kadar kullanılmış bir teknoloji hakim. Baş oğlan yine her zaman olduğu gibi ekranın karşısına geçmiş, klavyesinin tuşlarına basarak anlamadığımız şeyler yapıyor. Hiçbir filmde şaşmaz ha; yalan yanlış deli gibi klavyenin tuşlarına basan bir çift el ve ortaya çıkan kusursuz görüntüler. Amcamız harikalar yaratıyor anlayacağınız. Filmdeki adı Sebastian Caine. Zekası ayyuka çıkmış gerçek bir çatlak. Elemana gerçek yaşamında “Kevin… Kevin Bakon… gel oğlum” diye sesleniyorlar. Adam çatlak matlak ama, gerçek bir bilim adamı. Yaa, n’aber? İyilik sağlık vallahi, senden n’aber?..

The Fly / Sinek filmini hatırlarsınız. Zavallı bir köpek kobay olarak kullanılır orada. Filmin ilerleyen bölümlerinde köpek üzerine kaynar su dökülmüş bir paspasa dönüşür. Bu örneği niye mi veriyorum?.. çünkü hayvanları koruma dernekleri ve anarşist hayvansevereler öyle istiyorlar da ondan. Bu film de benzer görüntülerle dolu da ondan.

Zaten filmde böyle bir sahneyle başlıyor. Şaşkaloz bakışlı bir fare müsveddesi, her halinden kendisinin inşa etmediği belli olan bir binada volta atıyor…ve en sonunda geldiği demir parmaklıklı hücresinde süpernovavari bir patlamayla kromozomlarına ayrılıyor. Parçalanmışlığın ve kanamışlığın hazzını ağız tadıyla yaşayamadan üstelik. Sonra benzer bir kafeste büyükçe bir goril görüyoruz. Pardon göremiyoruz. Salak refakatçisi termal gözlüklerini henüz takmadı. Goril normal gözlerle görülemiyor çünkü. Hah taktı salak. Bİ’dakka, ne biçim goril bu?.. Anlıyoruz ki, termal gözlükler objeleri ışık huzmesi olarak görebilmemizi sağlıyor. Biz de bu arada salak olmadığımızı anlıyoruz. Gece görüş dürbünlerini ve vesaireleri biliyoruz ya. Tanrım ne teknoloji!.. Alt tarafı bir goril bu. Konuşamayan homosapiens. Heey, şuna bakın, refakatçisini saf dışarı bırakıp hücresinden dışarı fırlıyor. Haydaa, nereye gitti acaba?!.

Gorilin tekrar yakalanması sırasında, adına rekabet denen insana dair korkunç bir gerçeğe tanık oluyoruz. Hem de asıl oğlanla, yani nam-ı diğer dâhi Sebastian Caine’le kız arkadaşını ondan araklayan uslu çocuk Teğmen Matthew arasında. Tamam tamam, patlamayın. Gerçek hayattaki adı Josh Brolin. Coş aşağı, Coş yukarı. Bi’nevi maşak oğlanı… yönetmenin gözünden kaçmamış, aferin.

Megalomanizmin doruklara fırladığı anlarda Dr. Cain’in iğrenç siluetiyle karşılaşıyoruz. Bu arada filmin yönetmeni Paul Verhoeven, Cain’in gerçek bir abaza olduğunu göstermek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış. Onun karşı komşusunu nasıl dikizlediğini, karşı komşusunun da nasıl dikizlendiğini kör göze parmak işleyip durmuş. Eskiler “ eğer güzel bir kadınsan ve yalnız yaşıyorsan, pencereden uzak dur” demişler. Bunun ne kadar doğru bir söz olduğu, filmin ilerleyen bölümlerinde kabak gibi ortaya çıkıyor. Dedim ya, ilerleyen bölümlerde; bekleyeceksiniz, eliniz mahkum.

Bizim narsist, megolaman, bencil, Frodyen ve olabildiğince bilimsel kahramanımız Cain, başta goril de olmak üzere başarıyla uygulanan görünmezlik iksirini kendisinde denemeye karar veriyor. Bu konuda ekip dediği zımbırtıları çoktan ikna etmiş bile. Projenin başındaki kılları ağarmış Dr. Arthur Cramer ve Nasa tayfasını oyaladıktan sonra iş sadece görünmez olmaya kalıyor…

Ekip iksiri hazırlıyor ve büyükbaşlarına absorbe ediyor. Adam önce insan müsvettesi kıvamından kas ve doku yığınına, oradan da iskelet mertebesine ulaşıp bir anda yok oluyor. Ebedi kurtuluş, manyak intihar gerçekleşti işte. Yaratık sırra kadem bastı bile. Bu arada bu güzel sahnenin, tıpkı gorilin görünmezlikten tekrar görünür hale dönüşümündeki gibi tam bir görsel ziyafet niteliğinde olduğunu hemen hatırlatalım. Dünyanın görüp görebileceği en muhteşem yapboz oyunu.

Doktor Cain görünmez olduktan sonra daha bir şımarıyor. Yaptığı taşkınlıklarla ekibini termal termal terletiyor. Gözlüksüz zaptedilemiyor yaramaz çocuk. Zırt pırt görünmez olmanın muhteşem bir duygu olduğunu söyleyip duruyor. Nasıl söylemesin?.. Düşünsenize, markete gidip çalamadığınız kadar çalabiliyor, dokunamadığınız kadar dokunabiliyorsunuz. Akıllara zarar. Dünyanın en bi harikası…

Yolda karşıdan karşıya geçerken araba çarptı; insanlık için küçük, sizin için büyük bir kayıp. Kimse farkında değil. Bütün umumi helâlar hodri meydan, girip çıkabiliyor, çıkıp girebiliyorsunuz. Aferin yönetmene filmde helâ sahnelerini sonuna kadar kullanmış, hiç es geçmemiş.

Gelelim yazının başındaki muhabbete, dayanılabilemez cazibesiyle karşı komşu enstantanesine: Artık görünmezsiniz. Ne elektriklerin kesilmesine, ne de komşunuzun gözüne toz fırlatmanıza gerek var. Kapıyı çalmanız yeterli. Bu durum, sirkeden de keskin zekasıyla, kahramanımızın gözünden kaçar mı hiç?.. Hemen basıyor zile. Salak karı, bir şeyler göreceği umuduyla kapının dürbününden aval aval boşluğa bakıyor… (Dürbünün ucuna dayanmış, boşlukta asılı bir tabanca silueti ne de güzel giderdi bu sahne için…anlaşılan yönetmen konuyu fazla dağıtmak istememiş.) işte şaşkoloz hatun kapıyı açıyor sonunda. Adamımız içeri girdi bile. “Buyrun ne istemiştiniz” gibisinden hiçbir soruya mahal vermeyen bir sahne. Kadın bomboş koridorda önce sağa sonra sola bakıyor. Karşıdan karşıya geçecek sanki salak! Görünmezimiz evde cirit atarken, kadın “kapıyı çalan kimdi acaba?” diye hayatı sorgulamakla meşgul. Kapı çalınırken kadının banyoda oluşu, cinsellik temasının ön plana çıkacağını, işaret fişeğinden daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ve işte kaçınılmaz son: taciz ve tecavüz gibi ‘t’ yle başlayan bütün anarko seksofonik eylemler görünmezimizin bünyesinden fışkırtılıyor adeta.

Bu arada ne kadar çok sahne atladığımızı bir bilseniz. Görünmezimize dökme plastikten surat yaptıkları, nasıl olsa bilimsel görüntü diye hiç utanmadan kahramanımızın cinsel organını kas yığını olarak gösterdikleri ve belki de en önemlisi, görünmezimizin elinden kaçırdığı, eski sevgilisi Mckay’i öpmek için sürekli sıkıştırıp mıncıkladığı sahneler ve daha neler neler…

Başrolde olmasına karşın kadın oyuncunun ismini ne kadar da geç söyledik değil mi? Değme feministi bile çıldırtacak bu davranışın çok basit bir açıklaması var: yok öyle bir şey. Geciktik işte, n’apalım?! Kadın kahramanımızın gerçek hayattaki adı Elizabeth Shue. Ama ne yazık ki, Elizabeth aşağı, Elizabeth yukarı, ya da gel kızım gel diye hitap edilebilirletiliği olmayan biri. Gerçek bir asilzade. Avam Kamarası tribinden çıkamamış saygın bir kişilik. Nitekim film boyunca sergilediği bütün davranışlar bunu doğrular nitelikte. Asla yeni sevgilisini eskisiyle, eskisini de yenisiyle aldatmıyor. Eskisini getirin, peşinata sayalım kampanyalarına da tenezzül etmiyor. Tam bir etik abidesi. Ruhunu ayyuka çıkaran et yığını.

Bütün bunlar olurken, tahmin ettiğiniz gibi asıl kahramanımız boş durmuyor. Plastik suratıyla araba kullanıp kendinden küçük çocukları korkutuyor. Projenin baş mimarını evinde ziyaret edip, bir kaşık suda boğuyor. Görünmezliğin dayanılmaz cazibesiyle kendini tanrıyla özdeşleştirip, mürit toplamaya koyuluyor. Oldukça dirayetli, ama işi çok zor. Çünkü sorun aynı noktada düğümlenip kalıyor: Tanrı korkulduğu için mi, yoksa sevildiği için mi benimsenir... aman ne iddialı, ne iddialı! Yönetmenin böyle bir mesaj kaygısıyla yola çıktığını düşünmek, nasıl da aptalca!!! Her şeye rağmen konu hakkında kendisine danışmak isterdik. Üzgünüz.

Şimdilik filme dönmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Kahramanımız zıvanadan çıkmaya başladı çünkü. Ulan komşuna tecavüze yeltendin, adam öldürdün, insan olmanın bütün masumiyetini ayaklar altına aldın, daha ne istiyorsun?! Bi’kere de erkek gibi çık ortaya da, göster kendini; inkar ve itiraf et. Yoook!.. Ne gezer?! Daha bir gizleniyor, daha bir kaybolup yok oluyor, yavşak! Bak şimdi bak; ortada delil bırakmamak için ekibini de ortadan kaldırmaya ant içiyor. Bok iç, zehir zukkum olsun!..

İşte bir kaç kişiyi hakladı bile. Ekipten geriye kip bile kalmadı. Teker teker harcadı hepsini. Geriye kalanlar malum; eski sevgili ve eki sevgili sevgilisi. Diğer elemanları öyle bir yok etti ki, insanın seyirci olarak önündeki koltuğa ve hatta onun da önündekilere kusmuklarını fışkırtası geliyor. İğrenç herif!..

Filmin son sahnelerinde yine teknoloji konuşturulmuş… Kadın kahramanımız Mckay, eski sevgili bozuntusunu asansörde sıkıştırıp, kaynak makinesiyle öyle bir yakış yakıyor ki, zaten yok olmuş insan müsvettesi daha bir yok oluyor. Bu aşamadan sonra ondan tam kurtulduk derken, hiç beklenmedik bir anda karşımızda bitiveriyor… Ardından ani bir manevrayla kadını ve uzatmalı sevgilisini arkadan dürtükleyip 184 ayaklı bir buzdolabının içine hapsediyor. Sıcaklık malum, Kutupların kuzeyini ve güneyini kıskandıracak türden; eksi 50. Duruma içerleyen ve bir o kadar da afallayan bayan Mckay’in göz yaşları burnunun ucunda bir buz kütlesine dönüşüyor. Ama, kurtulacaklar, merak etmeyin. Benzer filmlerde görmeye alıştığımız, insanı çıldırtan tesadüfler burada da peşimizi bırakmıyor çünkü. Siz “bu kadarı da olmaz artık” diye durun, onlar buzdolabından çıkıp volta atmaya başladılar bile… NERDESİN LAN!!! Eski sevgili bozuntusu!..Termal… termal aptallar! Gözlüklerinizi takın, yoksa attığınız naralar boşa gidecek. Hah, şimdi oldu… Haniymiş, neredeymiş benim eski sevgilim?! Agu da agu… burada mıymış teyzesi… AL SANA AŞAĞILIK YARATIK!!! AL!.. Kızım yanlış ata oynuyorsun. Adam cin gibi. Ortamın ısısıyla oynadı çoktan. O artık her yerde. Yüreğimizde, içimizde. Nasıl mı yok edeceksin?.. Bekle de gör… Önce hazırladığı nitrogliserinler santrifüj tüpünde dönüşünü tamamlasın, osuruktan beter bir koku etrafınızı sarsın, ondan sonra düşünürüz

BOOOM!!! Müthiş bir patlamaydı. Allahtan öncesinde asansör boşluğuna tırmanmayı akıl ettiler de kıçlarına kadar savrulan alevlerden azıcık da olsa kurtulabildiler. Bi’ dakka bi dakka, görünmezlik müsvettesi onların peşinden geliyor galiba. Nasıl mı anladım? Eğer kadın ayakkabısına dolan kumlardan kurtulmak için ayağını deli gibi sallamıyorsa, bir şeyler onu aşağı çekiyor demektir.

Şimdi iş yeni sevgilinin yeniler yenisi hünerine kaldı. Zaten adam bunca yılın ezilmişliğini bertaraf etmek zorunda. Neyse ki el ve ayak birliğiyle görünmezlikler tanrısını asansör boşluğuna fırlatmayı başarıyorlar da, sümsük herif büyük bir külfetten kurtuluyor.

Mutlu son… Güzide iki kahraman federal mederal orada biriken bütün polis birikintilerinin eşliğinde binadan çıkartılırken, Amerikanvari bütün mesajlar havada uçuşuyor: FREDY öldü, yaşasın yeni kral! Tamam tamam… kraliçe de yaşasın…