26 Mayıs 2008 Pazartesi

- Bu ne tesâdüf!
- Tesâdüf mü?! Kanımca zaman boyutunun tamamı tesâdüfler üzerine kuruludur. O yüzden de boyutun dışına çıkamadığımız sürece başımıza gelen her şey bir tesâdüften ibarettir. Bakınız: Sperm Savaşları Saçmalığı / Ana Britanicca… Bu bilgiye bazı versiyonlarda rastlayabilir, bazılarında da rastlayamazsınız… „Rastlamak ya da rastlamamak“; bu da bir tesâdüftür… Yeter ki rastlantı bir saplantıya dönüşmesin.


UZAY KOVBOYLARI

1958 Türkiye’si… Ortalık büyük Amerikan arabalarıyla uzaya gitmeye çalışan tiplerle dolu. Hastalık derecesine varan bir özentilik kumkuması hakim her şeye. Hız sınırı ihlalleri korkunç boyutlarda. Araçlar daha atmosfere girmeden parçalanıyor… Hadi be!..

Dönüyoruz Amerika’ya. Orada da durum pek farklı değil. Ancak bir farkla: yer olarak yerde değil, gökteyiz. Anlayacağınız heriflerin uçan otomobilleri var. Ee, ne de olsa zengin millet.

Kadrajda dikizlediğimiz uçak, zamanın uzay kuşu olarak tabir edilen manyak bir alet. Uçağın pilotları yaşlı kurt Clint Eastwood ve emektar arkadaşı Tommy Lee Jones. Filmdeki adları ise Frank ve Hawk. İkisi de “1 deyince” müptelası Amerikan zıpırları. Yanlış duymadınız, her ikisi de tek bir vücut gibi hareket ediyor. “1” deyince çişe kalkıyor, “1” deyince pike çekiyorlar. En son “1”dediklerindeyse, aşırı hızdan uçağın kanadı kopuyor. Ve elbette ki beklenen son; “1” deyince kirişi kırıyorlar…

Yere indiklerinde 4 milyon dolarlık kuşu iktidarsız hale getirmenin cezasını çok ağır ödüyorlar. Fındıkkıranla hadım edilen Frank ve Hawk’ın yerini üst rütbeli bir şempanze alıyor. Çünkü Amerikan Hava Kuvvetleri’nin pabucunu dama atan “Nasa” denen yeni yetme öyle uygun görüyor…

Ve aradan tam kırk yıl geçiyor. Yine Houston’daki Nasa üssüne çevriliyor kameralar… Bol yıldızlı bir Rus generali Nasa’nın başındaki elemanla bir şeyler konuşurken görülüyor. Sorun, tepedeki bir uzay istasyonunun yörüngesinden saparak Dünya’ya doğru yaklaşmakta olması. Bilimsel olarak ana rahmine geri dönme vakası olarak açıklanan bu olay, annenin isteksiz oluşu yüzünden bir an önce durdurulmak zorunda. Ön plandakilerden Rus olanı, sürekli olarak karşısındakine, “durdurun lan! Durdurun şunu!” diye feryat ediyor. Amerikalı yavşaksa politik çıkarlarını ayağında sektirerek, “tamam lan, zırlama!” şeklinde karşılıklar veriyor…

Ee, n’olacak şimdi?!. İstasyon fi tarihinden kalma. İşin tuhaf yanı, istasyonun donanımı için tamamen Amerikan teknolojisi kullanılmış. Üstüne üstlük tam kırk yıl öncesinin teknolojisi. Ve elbette adamımız Frank’a ait. Şimdi Nasa denen laleler fellik fellik adamımızı arıyorlar…Buldular işte.
Adamımızı araba garajında karısıyla tepişirken basıyorlar. Clint baba garajın bir köşesinde yaş yetmiş, iş bitmiş tribine inat, karısını mıncıklayıp duruyor.

Önerdikleri şey son derece utanç verici: bir Amerikalıdan bir Rus uzay istasyonunu onarmasını istemek ha!.. Kabul etmiyor tabii. Üstelik 40 yıl öncesinin kini de var. neymiş efendim, Ruslar tepedeki istasyonda planlarını Clint babanın çizdiği teknolojiyi kullanmışlar. Ulan dallamalar, pisişik bir Amerikalı’nın çizdiği şeyler Rus gemisinde ne arıyor?! Adamı çizmezler mi, sen gomanist misin diye?!

İşin tuhaf yanı hiçbir şey yapmıyorlar. İstedikleri sadece istasyonun yere inip volta atmasını engellemek Clint baba kaçın kurası, bunları yutar mı?.. “Bunu bir şartla kabul ederim” diyor. “Beni ve ekibimi uzaya göndereceksiniz.”

Nasıl yani! Gelmişsiniz 70 yaşınıza; bastonsuz yerde yürüyemiyorsunuz, uzayda mı fink atacaksınız?!. İşleri gerçekten zor. Üstelik Nasa’nın başındaki herif, 40 yıllık eski düşmanı.

Bak ya işe; vallahi kabul ettiler teklifini. 4 bunağı göz göre göre uzaya gönderecekler. Hepsi de birbirinden frijit, birbirinden prostat.

Bu arada adamımız Frank hiç boş durmuyor. Kolları sıvayıp, hemen eski ekibi toplamaya koyuluyor. Ekiptekilerin hepsi de bunamış tipler:

Jerry deneni bunak ötesi bir bunak. Ama gözü hala karıda kızda. Gerçek hayatta nam-ı diğer aktör Donald Sutherland olarak biliniyor. Diğeri, içlerinde en aklı başında gözükeni. Filmdeki adı Tank. Aktör olarak Holywood ve civarında James Garner diye çağrılıyor. Tommy Lee Jones’a gelince, Clint Eastwood’la birlikte filmdeki iki esas oğlandan biri. Uçak virtüözü ve de katili.

Hepsinin de Nasa’ya bir girişleri var, görmelisiniz. Değme mankenlere taş çıkartırlar. Ama salaklar, manyak bir testten geçirileceklerinin farkında değiller. O kadar eminler ki kendilerinden. Testin adı “Dayanıklılık”. Yerçekimsiz ortamda bütün hünerlerini döktürmek zorundalar. Yere basamadıklarından, götleri bir karış havada dolaşıyor. Kendilerini bi’bok sanıyorlar anlayacağınız. Ukalalık almış başını gidiyor. Filmin en komik sahnesi, ekiptekilerin oltayla balık avlamaya çalıştıkları sahne. Balık yerçekimsiz ortamda suya niye giremediğini sorgularken, olta da balığa neden yardım elini uzatamadığını sorguluyor...

Bütün testleri başarıyla tamamladılar bile. Efenim, sıra geliyor filme birazcık romantizm katmaya. Filmin en önemli kadın kahramanı olan Sara Holland, firijit bir mühendisi canlandırdığı Nasa’da zıpır bunak Hawk’a göz koyuyor. Bu bölümlerde Bir kaç romantik sahneyle film kenarlarına oya yapılıyor adeta...

Artık her şey hazır. Bunakların uzaya çıkmamaları için ortada hiçbir neden yok. Hadi ya! Sahi mi?!. kaçığımız Hawk ne olacak?.. Herif kanser. Üstelik en fazla sekiz aylık ömrü kalmış. Şimdi tongaya bastılar işte. Sonunda savaşı kırk yıllık düşmanları Nasa komutanı kazandı.... Bi’dakka bi’dakka Clint baba diretiyor. Yok öyle hemen pes edivermek....

Bi’kaç çetrefilli aşamadan sonra ceviz kaplama bastonlarıyla uzaya ayak basıyorlar... 40 yıllık rüya gerçekleşiyor sonunda. Uzay Mekiği Atılgan’ın içinde 4 bunağın haricinde Nasa’nın kakaladığı 2 dallama daha var... Bu salaklar filme yaşlılar kurttur ve de puşttur, gençler toy ve aptaldır önermesini doğrulamak için dürtüklenmişler. Gemide yaptıkları salaklıklardan bunun doğru olduğu hemen anlaşılıyor. Yerçekimsiz ortamda vücutlarında çarpmadık yer, kırılmadık kemik bırakmıyor şapşallar. İş başa düştü yine. Bütün her şeyi bizim bunaklar halletmek zorundalar. Clint baba uzay botlarını ve tulumunu giyip dışarı fırlıyor. Ortalık neredeyse zifiri karanlık. Ne bir sokak lambası, ne de mehtap var. Anlayacağınız romantizmin içine etmişler. Neyse, Clint baba bele kuvvet tırmanarak, tepedeki Rus uzay istasyonuna tutunuyor. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, şaşkınlıktan kulakları ağzıyla kaşları arasında gidip geliyor. Ne lan bu!.. Götler uzay istasyonu diye, resmen nükleer bomba üssü kurmuşlar. Dur bakiim, şunları sivilce gibi patlatayım da zararsız hal!.. Ama olmaz ki! Eee, n’apcez şimdi?!.

Clint baba bu aşamada son derece klişeler klişesi bir şey yapıyor. Durumu merkeze bildirip rahatlıyor... Merkezdekiler şaşkın. Herkes birbirini suçluyor.

Tekrar mekik Atılagan’a dönüyoruz. Adamlarımız bombaları n’apacakları konusunda tartışıp duruyorlar... ortaya atılan teklifler son derece ilginç. Hele bi’tanesi var ki, evlere şenlik. Neymiş efendim, Rus demir yığınını 8 aylık adamımızın kıçına bağlayıp Ay’a göndereceklermiş. “Olur mu lan!” diye isyan ediyor Clint baba. Aslında neden olmasın? Adamın zaten kelebek kadar ömrü kalmış. Hayattaki en büyük hayali de aya gitmek. Üstelik hayatının fırsatı, melek kılığına girip ayağına kadar gelmiş... Hadi, çekilin herifin önünden de, çatapatlarıyla aya gitsin adamcağız.

Gerçekten de öyle oluyor: adamımız Hawk ay sevdasına ve de dünyayı kurtarmak pahasına kıçına dinamit lokumlarını sokup aya giderken, mekiktekiler Clint baba önderliğinde marşlar söyleyerek dünyaya geri dönüyorlar...

Salak Amerikalılar dünyayı kurtarma görevlerini başarıyla tamamladılar bir kez daha. Ekibi kutlayanlar arasında Nelson Mandela ve Michael Luter King de var. Mao ve Stalin’se daha sote bi yerde olayı izliyorlar. Hegel ve müstakbel kızı Marx’a gelince, Hitler’in kıçındaki sivilceleri patlatmakla meşguller. İsa... neyse boşverin...

Hiç yorum yok: