- Görünmez olsaydınız, n’apardınız?
- Hem kör, hem de görünmez olursak, n’olacak peki?! Varuluşun kıçına mı kaçacağız?!
GÖRÜNMEYEN TEHLİKE
Göz görmeyince gönül katlanır mı?… Katlanır, hem de bal gibi. Diyelim ki elektrikleriniz kesik. Bu da yetmiyormuş gibi ortalık zifiri karanlık. Mum aramak için evin içinde salak salak dolanıyorsunuz… ve hiç beklemediğiniz bir anda iki üç tokat art arda yüzünüzde patlıyor. Oysa daha iki dakika önce evde yalnız olduğunuza dair yemin edebilirsiniz.
N’oldu?... Ürktünüz tabii. “Kim bu dallama?” diyorsunuz içinizden. Dallama olmasa, tokat yerine yüzünüze çiçek atar, dudağınıza güzel bir öpücük kondurur. Anlayacağınız, savaşma seviş kabilinden her şeyi yapar. Ama piç kurusu sinek öldürür gibi boyuna geçiriyor… Hay Allah belanı!.. Nerede bu mum?! Dur bi’dakka, bulayım mumları, ben sana göstereceğim!.. Saçmalamayın, atı alan Üsküdar’ı geçti bile. Bakın, sokak kapısı çarpıldı çoktan. “Tanrım, biraz önce yaşadığım neydi acaba?! Deliriyor muyum yoksa?!” diyorsunuz içinizden
Tavsiyem elektrikler gelene kadar bekleyin… Geldi mi?... İyi. Şimdi gidip karşı komşunuzun kapısını çalın… Açmıyor mu?.. açmaz tabii yavşak. Evde değil çünkü. Bakkala gitti birazdan gelecek, ha haaaaaa!
İşte böyle bir film “Görünmeyen Tehlike” diye dilimize çevrilen Hollywood yeni yetmesi. Filme, dibine kadar kullanılmış bir teknoloji hakim. Baş oğlan yine her zaman olduğu gibi ekranın karşısına geçmiş, klavyesinin tuşlarına basarak anlamadığımız şeyler yapıyor. Hiçbir filmde şaşmaz ha; yalan yanlış deli gibi klavyenin tuşlarına basan bir çift el ve ortaya çıkan kusursuz görüntüler. Amcamız harikalar yaratıyor anlayacağınız. Filmdeki adı Sebastian Caine. Zekası ayyuka çıkmış gerçek bir çatlak. Elemana gerçek yaşamında “Kevin… Kevin Bakon… gel oğlum” diye sesleniyorlar. Adam çatlak matlak ama, gerçek bir bilim adamı. Yaa, n’aber? İyilik sağlık vallahi, senden n’aber?..
The Fly / Sinek filmini hatırlarsınız. Zavallı bir köpek kobay olarak kullanılır orada. Filmin ilerleyen bölümlerinde köpek üzerine kaynar su dökülmüş bir paspasa dönüşür. Bu örneği niye mi veriyorum?.. çünkü hayvanları koruma dernekleri ve anarşist hayvansevereler öyle istiyorlar da ondan. Bu film de benzer görüntülerle dolu da ondan.
Zaten filmde böyle bir sahneyle başlıyor. Şaşkaloz bakışlı bir fare müsveddesi, her halinden kendisinin inşa etmediği belli olan bir binada volta atıyor…ve en sonunda geldiği demir parmaklıklı hücresinde süpernovavari bir patlamayla kromozomlarına ayrılıyor. Parçalanmışlığın ve kanamışlığın hazzını ağız tadıyla yaşayamadan üstelik. Sonra benzer bir kafeste büyükçe bir goril görüyoruz. Pardon göremiyoruz. Salak refakatçisi termal gözlüklerini henüz takmadı. Goril normal gözlerle görülemiyor çünkü. Hah taktı salak. Bİ’dakka, ne biçim goril bu?.. Anlıyoruz ki, termal gözlükler objeleri ışık huzmesi olarak görebilmemizi sağlıyor. Biz de bu arada salak olmadığımızı anlıyoruz. Gece görüş dürbünlerini ve vesaireleri biliyoruz ya. Tanrım ne teknoloji!.. Alt tarafı bir goril bu. Konuşamayan homosapiens. Heey, şuna bakın, refakatçisini saf dışarı bırakıp hücresinden dışarı fırlıyor. Haydaa, nereye gitti acaba?!.
Gorilin tekrar yakalanması sırasında, adına rekabet denen insana dair korkunç bir gerçeğe tanık oluyoruz. Hem de asıl oğlanla, yani nam-ı diğer dâhi Sebastian Caine’le kız arkadaşını ondan araklayan uslu çocuk Teğmen Matthew arasında. Tamam tamam, patlamayın. Gerçek hayattaki adı Josh Brolin. Coş aşağı, Coş yukarı. Bi’nevi maşak oğlanı… yönetmenin gözünden kaçmamış, aferin.
Megalomanizmin doruklara fırladığı anlarda Dr. Cain’in iğrenç siluetiyle karşılaşıyoruz. Bu arada filmin yönetmeni Paul Verhoeven, Cain’in gerçek bir abaza olduğunu göstermek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış. Onun karşı komşusunu nasıl dikizlediğini, karşı komşusunun da nasıl dikizlendiğini kör göze parmak işleyip durmuş. Eskiler “ eğer güzel bir kadınsan ve yalnız yaşıyorsan, pencereden uzak dur” demişler. Bunun ne kadar doğru bir söz olduğu, filmin ilerleyen bölümlerinde kabak gibi ortaya çıkıyor. Dedim ya, ilerleyen bölümlerde; bekleyeceksiniz, eliniz mahkum.
Bizim narsist, megolaman, bencil, Frodyen ve olabildiğince bilimsel kahramanımız Cain, başta goril de olmak üzere başarıyla uygulanan görünmezlik iksirini kendisinde denemeye karar veriyor. Bu konuda ekip dediği zımbırtıları çoktan ikna etmiş bile. Projenin başındaki kılları ağarmış Dr. Arthur Cramer ve Nasa tayfasını oyaladıktan sonra iş sadece görünmez olmaya kalıyor…
Ekip iksiri hazırlıyor ve büyükbaşlarına absorbe ediyor. Adam önce insan müsvettesi kıvamından kas ve doku yığınına, oradan da iskelet mertebesine ulaşıp bir anda yok oluyor. Ebedi kurtuluş, manyak intihar gerçekleşti işte. Yaratık sırra kadem bastı bile. Bu arada bu güzel sahnenin, tıpkı gorilin görünmezlikten tekrar görünür hale dönüşümündeki gibi tam bir görsel ziyafet niteliğinde olduğunu hemen hatırlatalım. Dünyanın görüp görebileceği en muhteşem yapboz oyunu.
Doktor Cain görünmez olduktan sonra daha bir şımarıyor. Yaptığı taşkınlıklarla ekibini termal termal terletiyor. Gözlüksüz zaptedilemiyor yaramaz çocuk. Zırt pırt görünmez olmanın muhteşem bir duygu olduğunu söyleyip duruyor. Nasıl söylemesin?.. Düşünsenize, markete gidip çalamadığınız kadar çalabiliyor, dokunamadığınız kadar dokunabiliyorsunuz. Akıllara zarar. Dünyanın en bi harikası…
Yolda karşıdan karşıya geçerken araba çarptı; insanlık için küçük, sizin için büyük bir kayıp. Kimse farkında değil. Bütün umumi helâlar hodri meydan, girip çıkabiliyor, çıkıp girebiliyorsunuz. Aferin yönetmene filmde helâ sahnelerini sonuna kadar kullanmış, hiç es geçmemiş.
Gelelim yazının başındaki muhabbete, dayanılabilemez cazibesiyle karşı komşu enstantanesine: Artık görünmezsiniz. Ne elektriklerin kesilmesine, ne de komşunuzun gözüne toz fırlatmanıza gerek var. Kapıyı çalmanız yeterli. Bu durum, sirkeden de keskin zekasıyla, kahramanımızın gözünden kaçar mı hiç?.. Hemen basıyor zile. Salak karı, bir şeyler göreceği umuduyla kapının dürbününden aval aval boşluğa bakıyor… (Dürbünün ucuna dayanmış, boşlukta asılı bir tabanca silueti ne de güzel giderdi bu sahne için…anlaşılan yönetmen konuyu fazla dağıtmak istememiş.) işte şaşkoloz hatun kapıyı açıyor sonunda. Adamımız içeri girdi bile. “Buyrun ne istemiştiniz” gibisinden hiçbir soruya mahal vermeyen bir sahne. Kadın bomboş koridorda önce sağa sonra sola bakıyor. Karşıdan karşıya geçecek sanki salak! Görünmezimiz evde cirit atarken, kadın “kapıyı çalan kimdi acaba?” diye hayatı sorgulamakla meşgul. Kapı çalınırken kadının banyoda oluşu, cinsellik temasının ön plana çıkacağını, işaret fişeğinden daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ve işte kaçınılmaz son: taciz ve tecavüz gibi ‘t’ yle başlayan bütün anarko seksofonik eylemler görünmezimizin bünyesinden fışkırtılıyor adeta.
Bu arada ne kadar çok sahne atladığımızı bir bilseniz. Görünmezimize dökme plastikten surat yaptıkları, nasıl olsa bilimsel görüntü diye hiç utanmadan kahramanımızın cinsel organını kas yığını olarak gösterdikleri ve belki de en önemlisi, görünmezimizin elinden kaçırdığı, eski sevgilisi Mckay’i öpmek için sürekli sıkıştırıp mıncıkladığı sahneler ve daha neler neler…
Başrolde olmasına karşın kadın oyuncunun ismini ne kadar da geç söyledik değil mi? Değme feministi bile çıldırtacak bu davranışın çok basit bir açıklaması var: yok öyle bir şey. Geciktik işte, n’apalım?! Kadın kahramanımızın gerçek hayattaki adı Elizabeth Shue. Ama ne yazık ki, Elizabeth aşağı, Elizabeth yukarı, ya da gel kızım gel diye hitap edilebilirletiliği olmayan biri. Gerçek bir asilzade. Avam Kamarası tribinden çıkamamış saygın bir kişilik. Nitekim film boyunca sergilediği bütün davranışlar bunu doğrular nitelikte. Asla yeni sevgilisini eskisiyle, eskisini de yenisiyle aldatmıyor. Eskisini getirin, peşinata sayalım kampanyalarına da tenezzül etmiyor. Tam bir etik abidesi. Ruhunu ayyuka çıkaran et yığını.
Bütün bunlar olurken, tahmin ettiğiniz gibi asıl kahramanımız boş durmuyor. Plastik suratıyla araba kullanıp kendinden küçük çocukları korkutuyor. Projenin baş mimarını evinde ziyaret edip, bir kaşık suda boğuyor. Görünmezliğin dayanılmaz cazibesiyle kendini tanrıyla özdeşleştirip, mürit toplamaya koyuluyor. Oldukça dirayetli, ama işi çok zor. Çünkü sorun aynı noktada düğümlenip kalıyor: Tanrı korkulduğu için mi, yoksa sevildiği için mi benimsenir... aman ne iddialı, ne iddialı! Yönetmenin böyle bir mesaj kaygısıyla yola çıktığını düşünmek, nasıl da aptalca!!! Her şeye rağmen konu hakkında kendisine danışmak isterdik. Üzgünüz.
Şimdilik filme dönmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Kahramanımız zıvanadan çıkmaya başladı çünkü. Ulan komşuna tecavüze yeltendin, adam öldürdün, insan olmanın bütün masumiyetini ayaklar altına aldın, daha ne istiyorsun?! Bi’kere de erkek gibi çık ortaya da, göster kendini; inkar ve itiraf et. Yoook!.. Ne gezer?! Daha bir gizleniyor, daha bir kaybolup yok oluyor, yavşak! Bak şimdi bak; ortada delil bırakmamak için ekibini de ortadan kaldırmaya ant içiyor. Bok iç, zehir zukkum olsun!..
İşte bir kaç kişiyi hakladı bile. Ekipten geriye kip bile kalmadı. Teker teker harcadı hepsini. Geriye kalanlar malum; eski sevgili ve eki sevgili sevgilisi. Diğer elemanları öyle bir yok etti ki, insanın seyirci olarak önündeki koltuğa ve hatta onun da önündekilere kusmuklarını fışkırtası geliyor. İğrenç herif!..
Filmin son sahnelerinde yine teknoloji konuşturulmuş… Kadın kahramanımız Mckay, eski sevgili bozuntusunu asansörde sıkıştırıp, kaynak makinesiyle öyle bir yakış yakıyor ki, zaten yok olmuş insan müsvettesi daha bir yok oluyor. Bu aşamadan sonra ondan tam kurtulduk derken, hiç beklenmedik bir anda karşımızda bitiveriyor… Ardından ani bir manevrayla kadını ve uzatmalı sevgilisini arkadan dürtükleyip 184 ayaklı bir buzdolabının içine hapsediyor. Sıcaklık malum, Kutupların kuzeyini ve güneyini kıskandıracak türden; eksi 50. Duruma içerleyen ve bir o kadar da afallayan bayan Mckay’in göz yaşları burnunun ucunda bir buz kütlesine dönüşüyor. Ama, kurtulacaklar, merak etmeyin. Benzer filmlerde görmeye alıştığımız, insanı çıldırtan tesadüfler burada da peşimizi bırakmıyor çünkü. Siz “bu kadarı da olmaz artık” diye durun, onlar buzdolabından çıkıp volta atmaya başladılar bile… NERDESİN LAN!!! Eski sevgili bozuntusu!..Termal… termal aptallar! Gözlüklerinizi takın, yoksa attığınız naralar boşa gidecek. Hah, şimdi oldu… Haniymiş, neredeymiş benim eski sevgilim?! Agu da agu… burada mıymış teyzesi… AL SANA AŞAĞILIK YARATIK!!! AL!.. Kızım yanlış ata oynuyorsun. Adam cin gibi. Ortamın ısısıyla oynadı çoktan. O artık her yerde. Yüreğimizde, içimizde. Nasıl mı yok edeceksin?.. Bekle de gör… Önce hazırladığı nitrogliserinler santrifüj tüpünde dönüşünü tamamlasın, osuruktan beter bir koku etrafınızı sarsın, ondan sonra düşünürüz
BOOOM!!! Müthiş bir patlamaydı. Allahtan öncesinde asansör boşluğuna tırmanmayı akıl ettiler de kıçlarına kadar savrulan alevlerden azıcık da olsa kurtulabildiler. Bi’ dakka bi dakka, görünmezlik müsvettesi onların peşinden geliyor galiba. Nasıl mı anladım? Eğer kadın ayakkabısına dolan kumlardan kurtulmak için ayağını deli gibi sallamıyorsa, bir şeyler onu aşağı çekiyor demektir.
Şimdi iş yeni sevgilinin yeniler yenisi hünerine kaldı. Zaten adam bunca yılın ezilmişliğini bertaraf etmek zorunda. Neyse ki el ve ayak birliğiyle görünmezlikler tanrısını asansör boşluğuna fırlatmayı başarıyorlar da, sümsük herif büyük bir külfetten kurtuluyor.
Mutlu son… Güzide iki kahraman federal mederal orada biriken bütün polis birikintilerinin eşliğinde binadan çıkartılırken, Amerikanvari bütün mesajlar havada uçuşuyor: FREDY öldü, yaşasın yeni kral! Tamam tamam… kraliçe de yaşasın…
26 Mayıs 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder