- Erotizm hayatın neresinde durur ve bir sanat nesnesi olarak nerelerimize konulur?
- “Sanat toplum içindir” gibi bir klişeden hareketle, soruyu bir de vibratör fabrikası çalışanlarına sormak lazım derim ben. Ve son kertede eklemek isterim ki; sanat nesnesi ortaya koyanla ortaya koyduğu şey arasında bedensel ve süreçsel çok sıkı bir bağ vardır. İşte bu bağ, sanat nesnesi vitrine çıktığı anda onu yaratan tarafından etrafa enjekte edilen dev bir dokuya dönüşür. Aslında başlangıçtan bu yana insanoğlunun etrafa fırlattığı cenin partikülleri ve onların ana rahminde terbiye edilmiş halleri, yani bizler bunun en bariz örnekleriyizdir. Ve tanrı kadını yarattı. İçini oyduğuna “kadın”, içini oyarken kullandığı aleti üzerinde unuttuğuna “erkek” dedi. İşte o andan itibaren ne yazık ki yapılan ve yapılacak her şey birer kopyadan ibaret olmaya mahkûm oldu. Olsun! Taklit de olsa, baktığımız her yerde her daim birbirini tanımlayan / bütünleyen sanat ve erotizmle gözgöze gelmiyor muyuz sonuçta. Yeter ki doymak bilmeyen doğamızı doyuracak kadar zamanımız olsun. Zaman mı dedim!
ZAMAN AYNA TUTMAZ
Zaman ayna tutmaz. Kişilik bir gösterge değildir. Gösterge olsaydı, iki kişilik otel odalarında birleşme değil, bölünme yaşardık. Vücut suyumuzu çalanlar, alkolle yaptıkları anlaşmanın mafyadan çok daha boktan olduğunun farkında olmayanlardır... Ama nedense diğerinden çok daha fazla severiz alkol arkadaşlarımızı. Arkadaşlarımız yandaş değil, yanıbaşımızda durmayı seven yuvarlak masa paranoyaklarıdır. Aynı sorun; kendini sadece metal zanneden hiçbir zincirde yaşanmaz. Yaşansaydı, yuvarlak masalar zincirli ayaklardan geçilmezdi... Yaşasın masa altı organ yoklayıcı ayakların zaptedilemez seksi... Seviyorum nedense her şeyden fazla seksi. Seksi kız seni demeyi ne de çok özlemişim Birilerini......... Salağım ben..... Sona yazılmaz ama; Atılgan'ın Seyir Defteri: Yıldız Tarihi; Çok sevgili Ana Rahmi Ve Yaşasın Lahana Paradoksu 'nun altında yatan yara bağlamış kabukların haşlanmaya muktedir vitamin israfı.........
26 Mayıs 2008 Pazartesi
- Günlük tutar mısın?
- Niye?! “Bugün biraz daha yaşadım; yarın biraz daha yaşayabilmek için. Yarın biraz daha yaşayacağım; diğer günler için” diyebilmek için mi?!
BUGÜN LÜK
15 AĞUSTOS 1969
Benim adım Hilmi. Ama siz bana kısaca Değil Mi diyeceksiniz…
Bugün 15 Ağustos 1969. Gece olmak üzere. Daha biraz önce uyandım ve rüyamda “Meçhul Asker”i gördüm. “Bana ateş eden utansın” şeklinde sayıklayıp duruyordu. Donumu çözüp ağzına işedim. Susamıştı ve asitli bir içeceğin ona iyi geleceğini düşündüm.
Uyandığımda, hayattaki ilk altıma edişi gerçekleştirdiğimi anımsıyorum. Sorgulama?!. Henüz yok. Paso altımı değiştiriyor salaklar. Ooh ooh! Biraz daha dokunun kulunçlarıma…
17 NİSAN 1973
Sağol karşı komşunun karısı. Bana sürekli “senin adın ne bakiim?” deyip duruyor. Deli galiba…
- Hilmi değil mi?
- Bilmeem. Senin adın o. Sen daha iyi bilirsin…
Verdiği karşılığa bak salağın! Sütçüyle sürekli kırıştırdığından ağzı inek kokuyor. Nerden mi biliyorum?.. Beni durmadan mıncıklayıp öpüyor. Taşaklarımı da sıktırıyor. Çıldırmış gibi. Tanrım, durduramıyorum!
- Sakin olunuz bayan! Koko pipette durduğu gibi durmaz.
- Kudurmaz, utanmaz, arlanmaz!
- Teşekkürler…
Aramızdaki diyalog salakça ama, yine de anlaşabiliyoruz…
17 TEMMUZ 1976
İlk mastürbasyonum başarısızlıkla sonuçlandı. Kırmızı bir kütleye dönen organım evin kedisinin fazlasıyla ilgisini çekiyor. Bakma öyle salak salak, salak kedi! Koltuğa sürtünürken görmedim sanki. O salak ifadenle ne kadar az şey anlatabildiğinin, umarım farkındasındır. Götlek seni!..
23 NİSAN 1979
Aman tanrım! Bugün dışişleri bakanı oldum. Makam koltuğuma oturtular hemen. Koltuk iğrenç kokoyor. İğrenç herif, kesin hemoroit! Bi dakka, bi dakka sahibi geldi koltuğun… Aaa n’oluyor be!..
Aşağılık herif! Beni döverek koltuğundan indirdi. Hani çocuk bayramıydı bugün?!
26 EKİM 1981
Uyruk ve de uyluk değiştirmek istiyorum. Hem de bütün kalbimle. Fakat sınır kapılarından çok uzaktayım. Tanrım Lanet olsun!..
14 MART 1986
Televizyon seyrediyorum. Duran Duran salakları video klip triplerinde takılıyolar… Hemen televizyonu kapatıp teybe bir Pink Floyd koyuyorum. Dark Side of The Moon. Damardan. Ooooohh!.. Perdeler çekili. Gidip apartmanın ana şalterini indiriyorum. N’olur n’olmaz, şeytan doldurur. Ya da salağın teki yanlışlıkla bütün elektrik düğmelerine basabilir. Bu arada kapıcının küçük kızına tecavüz eden karşı komşuyu görmezden geliyorum. Aşağılık duyarsız, piç kurusu beni! Haaaaaaaaaa…
17 NİSAN 1987
Saat yönündeki ilk sakal traşımı oldum. Saat 17.01’i gösteriyordu, şimdiyse 17.23’ü gösteriyor. Bir zamanlar yüzümü fazlasıyla işgal eden tüyler bıçak arasına sıkışmış birbirlerini düzüyorlar. Koltuk altlarımı da halledip hemen etek traşına girişiyorum… Bi dakka bi dakka! Sanırım malafatı kestik. Kan oluk oluk gidiyor… Geberin AIDS’li piç kurusu bakteriler! İliğime kadar aktı amcık kırmızılıklar! İskelet gibi çıkıyorum banyodan. Odamdaki aynaya bakıyorum; mosmor olan deri iskeletime yapışmış durumda. Körpe Azraillere taş çıkartırım vallaa. Lacilerimi giyip dışarı fırlıyorum…
9 MAYIS 1997
Bugün sevgilimle sevişmeye başlamamızın tam 13. yılı. Hâlâ yorulmadık. Nara nana nana… Ömür boyu sürecek…Hiiç bitmeyeceeeeek…
SIÇRAMA; 19 MART 1899
Sanırım emekliliğimi isteyeceğim. İşyerinde Kafka denen bir pezevenk var; “seni Şato’da sikeceem!” deyip duruyor. Çok rahatsızım bu durumdan. Siz Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız, aşağılık Prag’lı PEZEVENK!!!
- Niye?! “Bugün biraz daha yaşadım; yarın biraz daha yaşayabilmek için. Yarın biraz daha yaşayacağım; diğer günler için” diyebilmek için mi?!
BUGÜN LÜK
15 AĞUSTOS 1969
Benim adım Hilmi. Ama siz bana kısaca Değil Mi diyeceksiniz…
Bugün 15 Ağustos 1969. Gece olmak üzere. Daha biraz önce uyandım ve rüyamda “Meçhul Asker”i gördüm. “Bana ateş eden utansın” şeklinde sayıklayıp duruyordu. Donumu çözüp ağzına işedim. Susamıştı ve asitli bir içeceğin ona iyi geleceğini düşündüm.
Uyandığımda, hayattaki ilk altıma edişi gerçekleştirdiğimi anımsıyorum. Sorgulama?!. Henüz yok. Paso altımı değiştiriyor salaklar. Ooh ooh! Biraz daha dokunun kulunçlarıma…
17 NİSAN 1973
Sağol karşı komşunun karısı. Bana sürekli “senin adın ne bakiim?” deyip duruyor. Deli galiba…
- Hilmi değil mi?
- Bilmeem. Senin adın o. Sen daha iyi bilirsin…
Verdiği karşılığa bak salağın! Sütçüyle sürekli kırıştırdığından ağzı inek kokuyor. Nerden mi biliyorum?.. Beni durmadan mıncıklayıp öpüyor. Taşaklarımı da sıktırıyor. Çıldırmış gibi. Tanrım, durduramıyorum!
- Sakin olunuz bayan! Koko pipette durduğu gibi durmaz.
- Kudurmaz, utanmaz, arlanmaz!
- Teşekkürler…
Aramızdaki diyalog salakça ama, yine de anlaşabiliyoruz…
17 TEMMUZ 1976
İlk mastürbasyonum başarısızlıkla sonuçlandı. Kırmızı bir kütleye dönen organım evin kedisinin fazlasıyla ilgisini çekiyor. Bakma öyle salak salak, salak kedi! Koltuğa sürtünürken görmedim sanki. O salak ifadenle ne kadar az şey anlatabildiğinin, umarım farkındasındır. Götlek seni!..
23 NİSAN 1979
Aman tanrım! Bugün dışişleri bakanı oldum. Makam koltuğuma oturtular hemen. Koltuk iğrenç kokoyor. İğrenç herif, kesin hemoroit! Bi dakka, bi dakka sahibi geldi koltuğun… Aaa n’oluyor be!..
Aşağılık herif! Beni döverek koltuğundan indirdi. Hani çocuk bayramıydı bugün?!
26 EKİM 1981
Uyruk ve de uyluk değiştirmek istiyorum. Hem de bütün kalbimle. Fakat sınır kapılarından çok uzaktayım. Tanrım Lanet olsun!..
14 MART 1986
Televizyon seyrediyorum. Duran Duran salakları video klip triplerinde takılıyolar… Hemen televizyonu kapatıp teybe bir Pink Floyd koyuyorum. Dark Side of The Moon. Damardan. Ooooohh!.. Perdeler çekili. Gidip apartmanın ana şalterini indiriyorum. N’olur n’olmaz, şeytan doldurur. Ya da salağın teki yanlışlıkla bütün elektrik düğmelerine basabilir. Bu arada kapıcının küçük kızına tecavüz eden karşı komşuyu görmezden geliyorum. Aşağılık duyarsız, piç kurusu beni! Haaaaaaaaaa…
17 NİSAN 1987
Saat yönündeki ilk sakal traşımı oldum. Saat 17.01’i gösteriyordu, şimdiyse 17.23’ü gösteriyor. Bir zamanlar yüzümü fazlasıyla işgal eden tüyler bıçak arasına sıkışmış birbirlerini düzüyorlar. Koltuk altlarımı da halledip hemen etek traşına girişiyorum… Bi dakka bi dakka! Sanırım malafatı kestik. Kan oluk oluk gidiyor… Geberin AIDS’li piç kurusu bakteriler! İliğime kadar aktı amcık kırmızılıklar! İskelet gibi çıkıyorum banyodan. Odamdaki aynaya bakıyorum; mosmor olan deri iskeletime yapışmış durumda. Körpe Azraillere taş çıkartırım vallaa. Lacilerimi giyip dışarı fırlıyorum…
9 MAYIS 1997
Bugün sevgilimle sevişmeye başlamamızın tam 13. yılı. Hâlâ yorulmadık. Nara nana nana… Ömür boyu sürecek…Hiiç bitmeyeceeeeek…
SIÇRAMA; 19 MART 1899
Sanırım emekliliğimi isteyeceğim. İşyerinde Kafka denen bir pezevenk var; “seni Şato’da sikeceem!” deyip duruyor. Çok rahatsızım bu durumdan. Siz Çekoslavakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız, aşağılık Prag’lı PEZEVENK!!!
POSTMODERNİZM
Şok bir görüntü bombardımanıyla bir anda Eleman’ın etrafındaki her şey durur ve zaman sıfırlanır. Elaman dışındaki herkes ve her şey en son halleriyle donup kalmışlardır.
Ve işte o anda Eleman’ımız şunun farkına varır: Dünya üzerindeki herkes onun için tasarlanmış bir figürandır. Sadece onun yaşamındaki olaylara yön vermek için ordadırlar. Yani sırf Eleman’ımız aşkı öğrensin diye yapay düzlemde birbirlerini çok seven çiftler oluşturmuşlar, ona cinsel açlığı hissettirmek ve bizzat yaşatmak için birbirleriyle düzüşüp durmuşlar, şiddeti öğrensin diye varlığının hiçbir değeri olmayan bedenlerini hiç çekinmeden yok etmişlerdir. Yeri geldiğinde alay konusu olmuşlar, yeri geldiğinde alay etmişlerdir. Tabii dalga geçmenin ve dalga geçilmenin ne demek olduğunu göstermek için...
Dünya üzerindeki her şey ama her şey sadece onun için tasarlanmıştır. İnanılmaz bir düzenek ve aynı zamanda inanılmaz bir kumpastır bu. İşte Eleman bunu farkettiği an etrafındaki (dünya) bütün insanlar ve bütün olup bitenler bir anda donup kalır.
Sonra ne mi olur?... Elbette ki Eleman, farkına varmanın getirdiği mutluluk ve özgüvenle sevinçten çıldırmaya başlar:
Tanrım!... Tanrım tanrım taanrım! TAANRIMM!!! Ya da her neysen!... İnanamıyorum!... Bütün bu olup bitenler benim için miydi? Yani etrafımdaki bu milyarlarca insan, sadece benim için tasarlanmış birer figürandan başka bir şey değil miydi?... Tanrım inanamıyorum!... İNANAMIYORUUM!!! Ben seçildim!... SEÇİLDİM BEN!!! İşte o... işte ben... seçilmiş tek üstün varlık!... Sadece ben varım, BEN!... Ve bu koskoca dünya da sadece benim için var!... Benden başka her şey değersiz ve önemsiz... Geriye kalanların hepsi birer figüran.... İnanamıyorum tanrım, sadece benim için varlar öyle mi?!.
Peki tanrım neden ben?!. Neden bir tek BEEN?!! Seçilmiş, en sevgili kulun bir tek benim?!
(Birden gök gürler... Kamera atmosferin dışından nur topu gibi yuvarlak dünyaya bakmaktadır. Açı giderek genişlemeye başlar... bir süre sonra kadrajda yanyana dizilmiş birbirinin kopyası dünyaları görürüz... genişleme devam eder... Dünyalar giderek çoğalmakta ve küçülmektedirler. En son kadrajda, görülmeyecek kadar küçük milyarlarca dünya bir hücre yumağı gibi (tamam o benzetmeyi de yapalım; atom partikülleri gibi (herkes ve herşey hesaaaaabı) )bir arada durmaktadır. Tam bu sırada fondaki ses oldukça sakin bir tonda devreye girer ve kamera sadece Eleman’ımıza odaklanır. (Burada kamera hareketi şöyle olmalıdır: Kamera oldukça yüksek bir noktadan tepeden çekimle yavaş yavaş Eleman’ımıza zoom yapmaya başlar. Ve görüntü tam elemanımızın tepesine geldiğinde Elaman’ımız birden başını kaldırır ve dehşetle kameraya bakmaya başlar).
DIŞ SES: Yooo. Sen sadece kendi dünyanda yaşıyorsun, o kadar. Tıpkı şu yanında duran milyarlarca dünyada olduğu gibi. (tam bu sırada hücre yumağı şeklinde dizilmiş milyarlarca dünyanın yer aldığı bir önceki görüntü devreye girer). Onlar da, yani senin dünyanın figüranları da kendi dünyalarında yaşıyorlar. Ve bak! Sen bu dünya dışında kalan diğer bütün dünyaların içinde yer alan bir figürandan başka bir şey değilsin. Sadece bir figüran (görüntü tekrar tepesindeki kameraya dehşetle bakan Elaman’ımıza yönelir)! Ve inan bana, yine kendi dünyalarında, onların dışında kalan herkes birer figürandan ibaret. Ya işte böyle... herkes hem asıl kişi hem de bir figüran ve işte milyarlarca dünya (kadrajda yeniden hücresel dünya kümesinin bulunduğu görüntü vardır). Şimdi söyle bana; BUNUN NERESİ SEÇİLMİŞLİK?!!
Bütün umutları, bütün beklentileri öldüren tam bir hayal kırıklığı anı. Kombinasyonlar da inanılmaz... Tam 6 MİLYAR X 6 MİLYAR Eleman ve dünya...En kötüsü de, her biri birbirinin aynısı 6 milyar insandan oluşan tam 6 milyar yığın ve günümüzde buna verilen ad; POSTMODERNİZM...
Şok bir görüntü bombardımanıyla bir anda Eleman’ın etrafındaki her şey durur ve zaman sıfırlanır. Elaman dışındaki herkes ve her şey en son halleriyle donup kalmışlardır.
Ve işte o anda Eleman’ımız şunun farkına varır: Dünya üzerindeki herkes onun için tasarlanmış bir figürandır. Sadece onun yaşamındaki olaylara yön vermek için ordadırlar. Yani sırf Eleman’ımız aşkı öğrensin diye yapay düzlemde birbirlerini çok seven çiftler oluşturmuşlar, ona cinsel açlığı hissettirmek ve bizzat yaşatmak için birbirleriyle düzüşüp durmuşlar, şiddeti öğrensin diye varlığının hiçbir değeri olmayan bedenlerini hiç çekinmeden yok etmişlerdir. Yeri geldiğinde alay konusu olmuşlar, yeri geldiğinde alay etmişlerdir. Tabii dalga geçmenin ve dalga geçilmenin ne demek olduğunu göstermek için...
Dünya üzerindeki her şey ama her şey sadece onun için tasarlanmıştır. İnanılmaz bir düzenek ve aynı zamanda inanılmaz bir kumpastır bu. İşte Eleman bunu farkettiği an etrafındaki (dünya) bütün insanlar ve bütün olup bitenler bir anda donup kalır.
Sonra ne mi olur?... Elbette ki Eleman, farkına varmanın getirdiği mutluluk ve özgüvenle sevinçten çıldırmaya başlar:
Tanrım!... Tanrım tanrım taanrım! TAANRIMM!!! Ya da her neysen!... İnanamıyorum!... Bütün bu olup bitenler benim için miydi? Yani etrafımdaki bu milyarlarca insan, sadece benim için tasarlanmış birer figürandan başka bir şey değil miydi?... Tanrım inanamıyorum!... İNANAMIYORUUM!!! Ben seçildim!... SEÇİLDİM BEN!!! İşte o... işte ben... seçilmiş tek üstün varlık!... Sadece ben varım, BEN!... Ve bu koskoca dünya da sadece benim için var!... Benden başka her şey değersiz ve önemsiz... Geriye kalanların hepsi birer figüran.... İnanamıyorum tanrım, sadece benim için varlar öyle mi?!.
Peki tanrım neden ben?!. Neden bir tek BEEN?!! Seçilmiş, en sevgili kulun bir tek benim?!
(Birden gök gürler... Kamera atmosferin dışından nur topu gibi yuvarlak dünyaya bakmaktadır. Açı giderek genişlemeye başlar... bir süre sonra kadrajda yanyana dizilmiş birbirinin kopyası dünyaları görürüz... genişleme devam eder... Dünyalar giderek çoğalmakta ve küçülmektedirler. En son kadrajda, görülmeyecek kadar küçük milyarlarca dünya bir hücre yumağı gibi (tamam o benzetmeyi de yapalım; atom partikülleri gibi (herkes ve herşey hesaaaaabı) )bir arada durmaktadır. Tam bu sırada fondaki ses oldukça sakin bir tonda devreye girer ve kamera sadece Eleman’ımıza odaklanır. (Burada kamera hareketi şöyle olmalıdır: Kamera oldukça yüksek bir noktadan tepeden çekimle yavaş yavaş Eleman’ımıza zoom yapmaya başlar. Ve görüntü tam elemanımızın tepesine geldiğinde Elaman’ımız birden başını kaldırır ve dehşetle kameraya bakmaya başlar).
DIŞ SES: Yooo. Sen sadece kendi dünyanda yaşıyorsun, o kadar. Tıpkı şu yanında duran milyarlarca dünyada olduğu gibi. (tam bu sırada hücre yumağı şeklinde dizilmiş milyarlarca dünyanın yer aldığı bir önceki görüntü devreye girer). Onlar da, yani senin dünyanın figüranları da kendi dünyalarında yaşıyorlar. Ve bak! Sen bu dünya dışında kalan diğer bütün dünyaların içinde yer alan bir figürandan başka bir şey değilsin. Sadece bir figüran (görüntü tekrar tepesindeki kameraya dehşetle bakan Elaman’ımıza yönelir)! Ve inan bana, yine kendi dünyalarında, onların dışında kalan herkes birer figürandan ibaret. Ya işte böyle... herkes hem asıl kişi hem de bir figüran ve işte milyarlarca dünya (kadrajda yeniden hücresel dünya kümesinin bulunduğu görüntü vardır). Şimdi söyle bana; BUNUN NERESİ SEÇİLMİŞLİK?!!
Bütün umutları, bütün beklentileri öldüren tam bir hayal kırıklığı anı. Kombinasyonlar da inanılmaz... Tam 6 MİLYAR X 6 MİLYAR Eleman ve dünya...En kötüsü de, her biri birbirinin aynısı 6 milyar insandan oluşan tam 6 milyar yığın ve günümüzde buna verilen ad; POSTMODERNİZM...
- Nedir mantık denen ayıklama mekanizması? Ve elek üstünde kalanlar, zeytinyağının suyun üstünde suya geçirmesi gibi altta kalanlara bir şey mi ima etmeye çalışır dururlar?!
- Mantık denen düzmece, bize dayatılanlardır… Ve dayatılanlarla yoğrulan yaşamımız bir parazit olarak beynin en ücra köşelerine yerleşir her fırsatta…
İNANILMAZ
Selam,
Konuya nasıl başlayacağımı bilemiyorum ama, bir şeyi çok iyi biliyorum; o da kafanı karıştırmak niyetinde olmadığım...
Siktir, girişe bak!
Olmuş bitmiş ve saçma olarak görülen her eylemin bir açıklama beklediğini düşün... Gelebilecek her açıklama, bize kodlandığı gibi mantıklı ya da mantıksız olarak katagorize edilmeyecek midir?...
Şimdi de şunu düşün lütfen; mantıklı ya da mantıksız kıstacının dışında kalabilecek bir cevap olabilir mi sence?... Yani, yapılan her eylemin öyle bir açıklamsı olsun ki, algı sınırlarımız, kafamıza kazınan kodların dışında cozurdamaya başlasın... O an için bunun (bu şok halinin) farkında olmak ya da olmamak, o kadar önemli mi, bilemiyorum...
Aslına bakarsan, yanıt belki de absürd-saçma-aykırı-mizah terimleri arasında yatıyor olabilir...ama bize kodlandığı gibi ortaya çıkan halleriyle değil elbette...
Sana da öyle gelmiyor mu;
Çok küçük yaşlarda, bizi şekillendiren ebeveynlerimizin, yani şekilendirilmiş öküzlerin, beynimizi şekillendirmek uğruna yaptıkları her müdahale, birer işkence değil miydi sence?.. Onlar bizleri idiyot haline getirsinler diye istemsizce proglanmış birer kurban sadece... Kimbilir, böyle bir düzenekte bizler de kaçınılmaz olarak birer kurban olacağız pek yakında... Aslında, mantık ve mantıksızlık dizgesine kıstırımış algı(cıkları)mız sayesinde, bu durum kaçınılmaz gibi görünüyor...
Yaşadıysan hatırla, çocukluğunda sana sarfedilen o muhteşem cümleleri / iğrenç müdahaleleri:
"Mantıksız mantıksız konuşma, HAYVANN!!!"
"Saçma sapan karşılıklar verip durma!"
"Off, hadi akıllı ol, uslu ol biraz!"
Hepsi de uzay boşluğunda orada oraya çınlıyordur şu anda...
Bu durumu şöyle bir örnekle anlatabilirim belki sana:
Taşradan, süper yontulmamış bir gencin askere gittiğini düşün...
Günün birinde, hiç beklemediği bir anda kovuş çavuşundan müthiş bir tokat yiyor... Nedeni de, her seferinde tuvalet taşının ters tarafına, yani deliğin olmadığı tarafa sıçması ve sonunda yakayı ele vermesi...
Bu eylemde tokat yeme anı, Çavuşun "Neden tuvalette, deliğin olmadığı tarafa sıçıyorsun?" sorusu karşısında, elamanın vereceği cevabın hemen ardından son derece refleksi bir şekilde gerçekleşmelidir...
Yani bu öyle bir cevap olmalıdır ki, çavuş son derece geri zekalı biri olsa bile, istemli ya da istemsiz bir şekilde salak yerine konulmadığından, ya da kendisiyle alay edilmediğinden kesinlikle emin olmalı ve tokat atma nedeni de tamamyla refleksi olmalıdır. Ve bu refleksiliği sağlayan da, sorunun yanıtının algı sırnırlarını balirleyen mantıklı ya da mantıksız dizgesinin herhangi bir kefesine konulamayaşı olmalıdır. (Aslında bence burada, zekâ faktörü hiç önemli değil gibi geliyor bana... Hatta hatta, kesinlikle öyle... Yani geri zekâlı çavuş yerine, dünyanın en zeki insanı olsa bile, aynı dizgelerde köreltilmiş algı boyutu sayesinde, aynı hızda ve aynı sürede hedefini bulacaktır o tokat).
Ne dersin, açıklama bekleyen her eylemde, matıkılı-mantıksız dizgesinin dışına çıkan ve asla tanımlanamayan ve o anda tanımlanacak olan bir cevap var mı sence?...
Sadece ebemi tersten görmek istiyorum....
Bir de, sana asıl söylemek istediğim, bunlar değildi galiba!... Off, neler diyorum ya!
Öptüm...
- Mantık denen düzmece, bize dayatılanlardır… Ve dayatılanlarla yoğrulan yaşamımız bir parazit olarak beynin en ücra köşelerine yerleşir her fırsatta…
İNANILMAZ
Selam,
Konuya nasıl başlayacağımı bilemiyorum ama, bir şeyi çok iyi biliyorum; o da kafanı karıştırmak niyetinde olmadığım...
Siktir, girişe bak!
Olmuş bitmiş ve saçma olarak görülen her eylemin bir açıklama beklediğini düşün... Gelebilecek her açıklama, bize kodlandığı gibi mantıklı ya da mantıksız olarak katagorize edilmeyecek midir?...
Şimdi de şunu düşün lütfen; mantıklı ya da mantıksız kıstacının dışında kalabilecek bir cevap olabilir mi sence?... Yani, yapılan her eylemin öyle bir açıklamsı olsun ki, algı sınırlarımız, kafamıza kazınan kodların dışında cozurdamaya başlasın... O an için bunun (bu şok halinin) farkında olmak ya da olmamak, o kadar önemli mi, bilemiyorum...
Aslına bakarsan, yanıt belki de absürd-saçma-aykırı-mizah terimleri arasında yatıyor olabilir...ama bize kodlandığı gibi ortaya çıkan halleriyle değil elbette...
Sana da öyle gelmiyor mu;
Çok küçük yaşlarda, bizi şekillendiren ebeveynlerimizin, yani şekilendirilmiş öküzlerin, beynimizi şekillendirmek uğruna yaptıkları her müdahale, birer işkence değil miydi sence?.. Onlar bizleri idiyot haline getirsinler diye istemsizce proglanmış birer kurban sadece... Kimbilir, böyle bir düzenekte bizler de kaçınılmaz olarak birer kurban olacağız pek yakında... Aslında, mantık ve mantıksızlık dizgesine kıstırımış algı(cıkları)mız sayesinde, bu durum kaçınılmaz gibi görünüyor...
Yaşadıysan hatırla, çocukluğunda sana sarfedilen o muhteşem cümleleri / iğrenç müdahaleleri:
"Mantıksız mantıksız konuşma, HAYVANN!!!"
"Saçma sapan karşılıklar verip durma!"
"Off, hadi akıllı ol, uslu ol biraz!"
Hepsi de uzay boşluğunda orada oraya çınlıyordur şu anda...
Bu durumu şöyle bir örnekle anlatabilirim belki sana:
Taşradan, süper yontulmamış bir gencin askere gittiğini düşün...
Günün birinde, hiç beklemediği bir anda kovuş çavuşundan müthiş bir tokat yiyor... Nedeni de, her seferinde tuvalet taşının ters tarafına, yani deliğin olmadığı tarafa sıçması ve sonunda yakayı ele vermesi...
Bu eylemde tokat yeme anı, Çavuşun "Neden tuvalette, deliğin olmadığı tarafa sıçıyorsun?" sorusu karşısında, elamanın vereceği cevabın hemen ardından son derece refleksi bir şekilde gerçekleşmelidir...
Yani bu öyle bir cevap olmalıdır ki, çavuş son derece geri zekalı biri olsa bile, istemli ya da istemsiz bir şekilde salak yerine konulmadığından, ya da kendisiyle alay edilmediğinden kesinlikle emin olmalı ve tokat atma nedeni de tamamyla refleksi olmalıdır. Ve bu refleksiliği sağlayan da, sorunun yanıtının algı sırnırlarını balirleyen mantıklı ya da mantıksız dizgesinin herhangi bir kefesine konulamayaşı olmalıdır. (Aslında bence burada, zekâ faktörü hiç önemli değil gibi geliyor bana... Hatta hatta, kesinlikle öyle... Yani geri zekâlı çavuş yerine, dünyanın en zeki insanı olsa bile, aynı dizgelerde köreltilmiş algı boyutu sayesinde, aynı hızda ve aynı sürede hedefini bulacaktır o tokat).
Ne dersin, açıklama bekleyen her eylemde, matıkılı-mantıksız dizgesinin dışına çıkan ve asla tanımlanamayan ve o anda tanımlanacak olan bir cevap var mı sence?...
Sadece ebemi tersten görmek istiyorum....
Bir de, sana asıl söylemek istediğim, bunlar değildi galiba!... Off, neler diyorum ya!
Öptüm...
- Din ve Tanrı kavramlarını varoluşunuzun neresine tıkıştırıyorsunuz?
- Sanrı / İşler kötü gidiyordu… / Tanrı, yalvaracak sandı…
Keşke sanrılar üzerine kurulmasaydı dünya ve onu vareden hayat…
SOMUT BİR GÖLGE ÜZERİNE 7 ÜÇLEME
Birin Biri
Elimde olanları söylüyorum ve şu andan itibaren yazacağım hiçbir şeyin sorumluluğunu üzerime almıyorum...
Birin İkisi
Kağıdın tekine iç içe geçmiş 7 halka çizip beklemeye başladım...
Birin Üçü
Uzunca bir süre hiçbir şey olmadı...
İkinin Biri
Şekli çizdiğimde yazdı. Sanırım şu anda kış. Çünkü donmak üzereyim ve gürül gürül burnum akıyor... İşte beklenen an: damlalardan bir kaçı şeklin üzerine düşüyor. İnanılmaz kısa bir süre sonra şekil kağıt üzerinde saçma sapan bir biçimde yayılmaya başlıyor... Bunun üç boyutlu uzamdaki en iyi karşılığı, kahvesi höpürdetilmiş ve sadece pelteleri kalmış kirli bir fincan olsa gerek. Niye kirli dedim acaba?.. Bilmiyorum...
İkinin İkisi
Küre şeklinde olmayan dümdüz bir dünyayı bu kağıda benzetebilir miyim acaba? Bir deneyelim...
Hayır olmuyor. Karşılığı kafamda tam oturmuyor. Çok büyük ve çok kalın bir kütle gözümün önüne gelen. Bu “çok kalın” mevhumu oldukça önemli galiba. İster istemez başka bir boyutu çağrıştırıyor kafamda. Peki, kağıdın kalınlığı n’olacak?
İkinin Üçü
Şimdi konuyu biraz gözden geçirelim:
Tam da bir kağıt kalınlığında bir kütle düşünelim. Kağıdın bir dikdörtgen olduğunu kabul edersek, bu kütleye kağıdın etrafında dikdörtgensel bir hareket kazandıralım. Benzer boyutlarda başka bir kütleyi de bunun tam tersi bir yönde hareket ettirelim ve beklemeye başlayalım...
Aaaha!.. İlk çarpışma gerçekleşti bile. İkisi de salak salak birbirlerine bakıyorlar... sanırım biraz şaşırdılar. Hayır hayır, çok şaşırdılar. Canları fena yandı.
Üçün Biri
Tam da buraya uygun bir durum. Oysa ne umutlarla hareketlerine başlamışlar, geleceğe güvenle bakmışlardı.
Üçün İkisi
Geçen süre belirsiz... Derken, birinci ikinciye mantıklı bir öneride bulunuyor:
Birinci: İkimiz de aynı yöne doğru harekete geçelim ve tabii yine sen benim arkamda ol.
Sorgulama aşaması: geçen süre belirsiz...
İlk güzel soru ikinciden geliyor:
İkinci: Peki, bunu yapmaktaki amacımız ne?!..
Birinci gayet kendinden emin bir tavırla yanıt veriyor:
Birinci: Bir amacımız olması gerekmiyor.
“Diyelim ki öyle” diyor ikinci: “Peki arkanda olmaktan sıkılıp önüne geçmek istersem n’olacak?”
Gittikçe küstahlaşıyor birinci: “Tam bir salaksın! Çözüm son derece basit oysa ki! Geri geri gideriz olur biter. Sen de benim önüme geçmiş olursun böylece.”
Üçün Üçü
Hareketlerin yaratıcısı, ki buna tanrı diyebiliriz - evet evet rahatlıkla tanrı diyebiliriz ona- daha da pratik bir çözüm buluyor. İkinciyi başka bir kağıda koyup biricinin uzamından uzaklaştırıyor.
Dördün Biri
Oh ne âlâ! Herkes için başka bir dünya!.. Bunlardan milyonlarca olunca n’olacak peki. Tanrının gür sesi anında etrafı kaplıyor: “Son rakam 6 milyar püsür ve de küsürdü... yanılmıyorsam tabii ki.”
Dördün İkisi
Sorun, 6 milyar püsür ve de küsür kağıda kütleleri tek tek yerleştirmekse, kağıtları birbirine yapıştırır, yeteri kadar kalın bir düzlem elde ederiz. Herkes de gül gibi geçinip gider. Ayrıca onlar kütle değil, birer canlı. Çok rahatsızım bu durumdan, haberin olsun.
- Yukarıdaki sözler asi bir meleğin sözleri.
- Geçelim, önemsiz bir ayrıntı.
- Olur.
Dördün Üçü
Kütleler, pardon canlılar tarafından bambaşka yönler arzulanmaya başlayınca n’olacak peki? Kuzeydoğu veya güneybatı fena bir fikir değilmiş gibi görünüyor.
Not: Yukarıdaki sözler bana ait.
Beşin Biri
Aman tanrım! Hiç de iyi bir fikir değilmiş. Daha şimdiden binlerce kütle (canlı salak, caaanlı!), pardon canlı... düzlemin dışına çıkıp sapır sapır dökülmeye başladı. Sanırım bu durama “kutsal adalet” ya da “doğa kanunu” türünden bir şeyler deniyordu.
Beşin İkisi
Sorgulama iki:
İyi de tanrı neden hiç müdahale etmiyor? Neden bu kadar kayıtsız?.. Anlamak mümkün değil...
Beşin Üçü
Gecikmeyen gerçek:
Hiç de kayıtsız değilmiş. En azından çok iyi niyetli. Dikdörtgenler prizması şeklindeki kütleyi tıpkı bir kartopu gibi avuçlarının içinde bastırıp sıktırarak bir küre haline getirdi. (Gerçi birçok canlı bu bastırılıp sıktırılma sırasında terk-i diyar eylediler ama, olsun. Büyük hedefler uğruna gözden çıkarılmayacak hiçbir şey yoktur nasılsa; ya da ne bileyim, toplumun yanında bireyin lafı mı olur türünden bir şey de olabilir).
Altının Biri
Şimdi her şey çok güzel. Zaman ve mekan çakışması olmadığı sürece hiçbir şey birbiriyle çarpışmıyor...
“Altının ikisi”, “Altının Üçü”, “Yedinin Biri” ve “Yedinin İkisi” bu kötü kurgulanmış yazının sonunda güme gitmek zorunda kaldılar. Onlara el sallıyor ve “Yedinin Üçü” nün karşısında saygı duruşuna geçiyoruz:
Yedinin Üçü
Geçen süre: 4 ya da 5 milyar dünya yılı.
Mekan: Yumurta sarısı bir taksinin içi.
Karakterler: Başlangıçtakiyle aynı: Birinci ve İkinci.
Ayrıntı: Artık onların da bir cinsiyeti var (ne küzel!): Birinci :Kadın, İkinci: Erkek.
Bayan – Geldik şoför bey.
Taksici – Mi bayan!
Bayan – Anlamadım!
Taksici – Soru takısını unutmuştunuz. Ekledim sadece... bayan!
Bayan – Adres ve adres bana ait ama!
Taksici – Adres... bayan!
Bayan – Anlamadım!
Taksici – “Ve adres” fazlanız bayan... çok göze batıyor.
Bayan – Dilin çok uzun!
Taksici – Sinekler için bayan... sadece sinekler...
Bayan – Sinekler konuşabilemez ama.
Taksici – Şeker de yiyebilsinler... bayan!
Bayan – Elma?
Taksici – Dersem...
Bayan – Çık...
Taksici – Mam bayan... Maaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaamm!
Bayan – İyi öpüştü...
Taksici – Işıklar bayan, ışıklar...
- Sanrı / İşler kötü gidiyordu… / Tanrı, yalvaracak sandı…
Keşke sanrılar üzerine kurulmasaydı dünya ve onu vareden hayat…
SOMUT BİR GÖLGE ÜZERİNE 7 ÜÇLEME
Birin Biri
Elimde olanları söylüyorum ve şu andan itibaren yazacağım hiçbir şeyin sorumluluğunu üzerime almıyorum...
Birin İkisi
Kağıdın tekine iç içe geçmiş 7 halka çizip beklemeye başladım...
Birin Üçü
Uzunca bir süre hiçbir şey olmadı...
İkinin Biri
Şekli çizdiğimde yazdı. Sanırım şu anda kış. Çünkü donmak üzereyim ve gürül gürül burnum akıyor... İşte beklenen an: damlalardan bir kaçı şeklin üzerine düşüyor. İnanılmaz kısa bir süre sonra şekil kağıt üzerinde saçma sapan bir biçimde yayılmaya başlıyor... Bunun üç boyutlu uzamdaki en iyi karşılığı, kahvesi höpürdetilmiş ve sadece pelteleri kalmış kirli bir fincan olsa gerek. Niye kirli dedim acaba?.. Bilmiyorum...
İkinin İkisi
Küre şeklinde olmayan dümdüz bir dünyayı bu kağıda benzetebilir miyim acaba? Bir deneyelim...
Hayır olmuyor. Karşılığı kafamda tam oturmuyor. Çok büyük ve çok kalın bir kütle gözümün önüne gelen. Bu “çok kalın” mevhumu oldukça önemli galiba. İster istemez başka bir boyutu çağrıştırıyor kafamda. Peki, kağıdın kalınlığı n’olacak?
İkinin Üçü
Şimdi konuyu biraz gözden geçirelim:
Tam da bir kağıt kalınlığında bir kütle düşünelim. Kağıdın bir dikdörtgen olduğunu kabul edersek, bu kütleye kağıdın etrafında dikdörtgensel bir hareket kazandıralım. Benzer boyutlarda başka bir kütleyi de bunun tam tersi bir yönde hareket ettirelim ve beklemeye başlayalım...
Aaaha!.. İlk çarpışma gerçekleşti bile. İkisi de salak salak birbirlerine bakıyorlar... sanırım biraz şaşırdılar. Hayır hayır, çok şaşırdılar. Canları fena yandı.
Üçün Biri
Tam da buraya uygun bir durum. Oysa ne umutlarla hareketlerine başlamışlar, geleceğe güvenle bakmışlardı.
Üçün İkisi
Geçen süre belirsiz... Derken, birinci ikinciye mantıklı bir öneride bulunuyor:
Birinci: İkimiz de aynı yöne doğru harekete geçelim ve tabii yine sen benim arkamda ol.
Sorgulama aşaması: geçen süre belirsiz...
İlk güzel soru ikinciden geliyor:
İkinci: Peki, bunu yapmaktaki amacımız ne?!..
Birinci gayet kendinden emin bir tavırla yanıt veriyor:
Birinci: Bir amacımız olması gerekmiyor.
“Diyelim ki öyle” diyor ikinci: “Peki arkanda olmaktan sıkılıp önüne geçmek istersem n’olacak?”
Gittikçe küstahlaşıyor birinci: “Tam bir salaksın! Çözüm son derece basit oysa ki! Geri geri gideriz olur biter. Sen de benim önüme geçmiş olursun böylece.”
Üçün Üçü
Hareketlerin yaratıcısı, ki buna tanrı diyebiliriz - evet evet rahatlıkla tanrı diyebiliriz ona- daha da pratik bir çözüm buluyor. İkinciyi başka bir kağıda koyup biricinin uzamından uzaklaştırıyor.
Dördün Biri
Oh ne âlâ! Herkes için başka bir dünya!.. Bunlardan milyonlarca olunca n’olacak peki. Tanrının gür sesi anında etrafı kaplıyor: “Son rakam 6 milyar püsür ve de küsürdü... yanılmıyorsam tabii ki.”
Dördün İkisi
Sorun, 6 milyar püsür ve de küsür kağıda kütleleri tek tek yerleştirmekse, kağıtları birbirine yapıştırır, yeteri kadar kalın bir düzlem elde ederiz. Herkes de gül gibi geçinip gider. Ayrıca onlar kütle değil, birer canlı. Çok rahatsızım bu durumdan, haberin olsun.
- Yukarıdaki sözler asi bir meleğin sözleri.
- Geçelim, önemsiz bir ayrıntı.
- Olur.
Dördün Üçü
Kütleler, pardon canlılar tarafından bambaşka yönler arzulanmaya başlayınca n’olacak peki? Kuzeydoğu veya güneybatı fena bir fikir değilmiş gibi görünüyor.
Not: Yukarıdaki sözler bana ait.
Beşin Biri
Aman tanrım! Hiç de iyi bir fikir değilmiş. Daha şimdiden binlerce kütle (canlı salak, caaanlı!), pardon canlı... düzlemin dışına çıkıp sapır sapır dökülmeye başladı. Sanırım bu durama “kutsal adalet” ya da “doğa kanunu” türünden bir şeyler deniyordu.
Beşin İkisi
Sorgulama iki:
İyi de tanrı neden hiç müdahale etmiyor? Neden bu kadar kayıtsız?.. Anlamak mümkün değil...
Beşin Üçü
Gecikmeyen gerçek:
Hiç de kayıtsız değilmiş. En azından çok iyi niyetli. Dikdörtgenler prizması şeklindeki kütleyi tıpkı bir kartopu gibi avuçlarının içinde bastırıp sıktırarak bir küre haline getirdi. (Gerçi birçok canlı bu bastırılıp sıktırılma sırasında terk-i diyar eylediler ama, olsun. Büyük hedefler uğruna gözden çıkarılmayacak hiçbir şey yoktur nasılsa; ya da ne bileyim, toplumun yanında bireyin lafı mı olur türünden bir şey de olabilir).
Altının Biri
Şimdi her şey çok güzel. Zaman ve mekan çakışması olmadığı sürece hiçbir şey birbiriyle çarpışmıyor...
“Altının ikisi”, “Altının Üçü”, “Yedinin Biri” ve “Yedinin İkisi” bu kötü kurgulanmış yazının sonunda güme gitmek zorunda kaldılar. Onlara el sallıyor ve “Yedinin Üçü” nün karşısında saygı duruşuna geçiyoruz:
Yedinin Üçü
Geçen süre: 4 ya da 5 milyar dünya yılı.
Mekan: Yumurta sarısı bir taksinin içi.
Karakterler: Başlangıçtakiyle aynı: Birinci ve İkinci.
Ayrıntı: Artık onların da bir cinsiyeti var (ne küzel!): Birinci :Kadın, İkinci: Erkek.
Bayan – Geldik şoför bey.
Taksici – Mi bayan!
Bayan – Anlamadım!
Taksici – Soru takısını unutmuştunuz. Ekledim sadece... bayan!
Bayan – Adres ve adres bana ait ama!
Taksici – Adres... bayan!
Bayan – Anlamadım!
Taksici – “Ve adres” fazlanız bayan... çok göze batıyor.
Bayan – Dilin çok uzun!
Taksici – Sinekler için bayan... sadece sinekler...
Bayan – Sinekler konuşabilemez ama.
Taksici – Şeker de yiyebilsinler... bayan!
Bayan – Elma?
Taksici – Dersem...
Bayan – Çık...
Taksici – Mam bayan... Maaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaamm!
Bayan – İyi öpüştü...
Taksici – Işıklar bayan, ışıklar...
- Bu ne tesâdüf!
- Tesâdüf mü?! Kanımca zaman boyutunun tamamı tesâdüfler üzerine kuruludur. O yüzden de boyutun dışına çıkamadığımız sürece başımıza gelen her şey bir tesâdüften ibarettir. Bakınız: Sperm Savaşları Saçmalığı / Ana Britanicca… Bu bilgiye bazı versiyonlarda rastlayabilir, bazılarında da rastlayamazsınız… „Rastlamak ya da rastlamamak“; bu da bir tesâdüftür… Yeter ki rastlantı bir saplantıya dönüşmesin.
UZAY KOVBOYLARI
1958 Türkiye’si… Ortalık büyük Amerikan arabalarıyla uzaya gitmeye çalışan tiplerle dolu. Hastalık derecesine varan bir özentilik kumkuması hakim her şeye. Hız sınırı ihlalleri korkunç boyutlarda. Araçlar daha atmosfere girmeden parçalanıyor… Hadi be!..
Dönüyoruz Amerika’ya. Orada da durum pek farklı değil. Ancak bir farkla: yer olarak yerde değil, gökteyiz. Anlayacağınız heriflerin uçan otomobilleri var. Ee, ne de olsa zengin millet.
Kadrajda dikizlediğimiz uçak, zamanın uzay kuşu olarak tabir edilen manyak bir alet. Uçağın pilotları yaşlı kurt Clint Eastwood ve emektar arkadaşı Tommy Lee Jones. Filmdeki adları ise Frank ve Hawk. İkisi de “1 deyince” müptelası Amerikan zıpırları. Yanlış duymadınız, her ikisi de tek bir vücut gibi hareket ediyor. “1” deyince çişe kalkıyor, “1” deyince pike çekiyorlar. En son “1”dediklerindeyse, aşırı hızdan uçağın kanadı kopuyor. Ve elbette ki beklenen son; “1” deyince kirişi kırıyorlar…
Yere indiklerinde 4 milyon dolarlık kuşu iktidarsız hale getirmenin cezasını çok ağır ödüyorlar. Fındıkkıranla hadım edilen Frank ve Hawk’ın yerini üst rütbeli bir şempanze alıyor. Çünkü Amerikan Hava Kuvvetleri’nin pabucunu dama atan “Nasa” denen yeni yetme öyle uygun görüyor…
Ve aradan tam kırk yıl geçiyor. Yine Houston’daki Nasa üssüne çevriliyor kameralar… Bol yıldızlı bir Rus generali Nasa’nın başındaki elemanla bir şeyler konuşurken görülüyor. Sorun, tepedeki bir uzay istasyonunun yörüngesinden saparak Dünya’ya doğru yaklaşmakta olması. Bilimsel olarak ana rahmine geri dönme vakası olarak açıklanan bu olay, annenin isteksiz oluşu yüzünden bir an önce durdurulmak zorunda. Ön plandakilerden Rus olanı, sürekli olarak karşısındakine, “durdurun lan! Durdurun şunu!” diye feryat ediyor. Amerikalı yavşaksa politik çıkarlarını ayağında sektirerek, “tamam lan, zırlama!” şeklinde karşılıklar veriyor…
Ee, n’olacak şimdi?!. İstasyon fi tarihinden kalma. İşin tuhaf yanı, istasyonun donanımı için tamamen Amerikan teknolojisi kullanılmış. Üstüne üstlük tam kırk yıl öncesinin teknolojisi. Ve elbette adamımız Frank’a ait. Şimdi Nasa denen laleler fellik fellik adamımızı arıyorlar…Buldular işte.
Adamımızı araba garajında karısıyla tepişirken basıyorlar. Clint baba garajın bir köşesinde yaş yetmiş, iş bitmiş tribine inat, karısını mıncıklayıp duruyor.
Önerdikleri şey son derece utanç verici: bir Amerikalıdan bir Rus uzay istasyonunu onarmasını istemek ha!.. Kabul etmiyor tabii. Üstelik 40 yıl öncesinin kini de var. neymiş efendim, Ruslar tepedeki istasyonda planlarını Clint babanın çizdiği teknolojiyi kullanmışlar. Ulan dallamalar, pisişik bir Amerikalı’nın çizdiği şeyler Rus gemisinde ne arıyor?! Adamı çizmezler mi, sen gomanist misin diye?!
İşin tuhaf yanı hiçbir şey yapmıyorlar. İstedikleri sadece istasyonun yere inip volta atmasını engellemek Clint baba kaçın kurası, bunları yutar mı?.. “Bunu bir şartla kabul ederim” diyor. “Beni ve ekibimi uzaya göndereceksiniz.”
Nasıl yani! Gelmişsiniz 70 yaşınıza; bastonsuz yerde yürüyemiyorsunuz, uzayda mı fink atacaksınız?!. İşleri gerçekten zor. Üstelik Nasa’nın başındaki herif, 40 yıllık eski düşmanı.
Bak ya işe; vallahi kabul ettiler teklifini. 4 bunağı göz göre göre uzaya gönderecekler. Hepsi de birbirinden frijit, birbirinden prostat.
Bu arada adamımız Frank hiç boş durmuyor. Kolları sıvayıp, hemen eski ekibi toplamaya koyuluyor. Ekiptekilerin hepsi de bunamış tipler:
Jerry deneni bunak ötesi bir bunak. Ama gözü hala karıda kızda. Gerçek hayatta nam-ı diğer aktör Donald Sutherland olarak biliniyor. Diğeri, içlerinde en aklı başında gözükeni. Filmdeki adı Tank. Aktör olarak Holywood ve civarında James Garner diye çağrılıyor. Tommy Lee Jones’a gelince, Clint Eastwood’la birlikte filmdeki iki esas oğlandan biri. Uçak virtüözü ve de katili.
Hepsinin de Nasa’ya bir girişleri var, görmelisiniz. Değme mankenlere taş çıkartırlar. Ama salaklar, manyak bir testten geçirileceklerinin farkında değiller. O kadar eminler ki kendilerinden. Testin adı “Dayanıklılık”. Yerçekimsiz ortamda bütün hünerlerini döktürmek zorundalar. Yere basamadıklarından, götleri bir karış havada dolaşıyor. Kendilerini bi’bok sanıyorlar anlayacağınız. Ukalalık almış başını gidiyor. Filmin en komik sahnesi, ekiptekilerin oltayla balık avlamaya çalıştıkları sahne. Balık yerçekimsiz ortamda suya niye giremediğini sorgularken, olta da balığa neden yardım elini uzatamadığını sorguluyor...
Bütün testleri başarıyla tamamladılar bile. Efenim, sıra geliyor filme birazcık romantizm katmaya. Filmin en önemli kadın kahramanı olan Sara Holland, firijit bir mühendisi canlandırdığı Nasa’da zıpır bunak Hawk’a göz koyuyor. Bu bölümlerde Bir kaç romantik sahneyle film kenarlarına oya yapılıyor adeta...
Artık her şey hazır. Bunakların uzaya çıkmamaları için ortada hiçbir neden yok. Hadi ya! Sahi mi?!. kaçığımız Hawk ne olacak?.. Herif kanser. Üstelik en fazla sekiz aylık ömrü kalmış. Şimdi tongaya bastılar işte. Sonunda savaşı kırk yıllık düşmanları Nasa komutanı kazandı.... Bi’dakka bi’dakka Clint baba diretiyor. Yok öyle hemen pes edivermek....
Bi’kaç çetrefilli aşamadan sonra ceviz kaplama bastonlarıyla uzaya ayak basıyorlar... 40 yıllık rüya gerçekleşiyor sonunda. Uzay Mekiği Atılgan’ın içinde 4 bunağın haricinde Nasa’nın kakaladığı 2 dallama daha var... Bu salaklar filme yaşlılar kurttur ve de puşttur, gençler toy ve aptaldır önermesini doğrulamak için dürtüklenmişler. Gemide yaptıkları salaklıklardan bunun doğru olduğu hemen anlaşılıyor. Yerçekimsiz ortamda vücutlarında çarpmadık yer, kırılmadık kemik bırakmıyor şapşallar. İş başa düştü yine. Bütün her şeyi bizim bunaklar halletmek zorundalar. Clint baba uzay botlarını ve tulumunu giyip dışarı fırlıyor. Ortalık neredeyse zifiri karanlık. Ne bir sokak lambası, ne de mehtap var. Anlayacağınız romantizmin içine etmişler. Neyse, Clint baba bele kuvvet tırmanarak, tepedeki Rus uzay istasyonuna tutunuyor. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, şaşkınlıktan kulakları ağzıyla kaşları arasında gidip geliyor. Ne lan bu!.. Götler uzay istasyonu diye, resmen nükleer bomba üssü kurmuşlar. Dur bakiim, şunları sivilce gibi patlatayım da zararsız hal!.. Ama olmaz ki! Eee, n’apcez şimdi?!.
Clint baba bu aşamada son derece klişeler klişesi bir şey yapıyor. Durumu merkeze bildirip rahatlıyor... Merkezdekiler şaşkın. Herkes birbirini suçluyor.
Tekrar mekik Atılagan’a dönüyoruz. Adamlarımız bombaları n’apacakları konusunda tartışıp duruyorlar... ortaya atılan teklifler son derece ilginç. Hele bi’tanesi var ki, evlere şenlik. Neymiş efendim, Rus demir yığınını 8 aylık adamımızın kıçına bağlayıp Ay’a göndereceklermiş. “Olur mu lan!” diye isyan ediyor Clint baba. Aslında neden olmasın? Adamın zaten kelebek kadar ömrü kalmış. Hayattaki en büyük hayali de aya gitmek. Üstelik hayatının fırsatı, melek kılığına girip ayağına kadar gelmiş... Hadi, çekilin herifin önünden de, çatapatlarıyla aya gitsin adamcağız.
Gerçekten de öyle oluyor: adamımız Hawk ay sevdasına ve de dünyayı kurtarmak pahasına kıçına dinamit lokumlarını sokup aya giderken, mekiktekiler Clint baba önderliğinde marşlar söyleyerek dünyaya geri dönüyorlar...
Salak Amerikalılar dünyayı kurtarma görevlerini başarıyla tamamladılar bir kez daha. Ekibi kutlayanlar arasında Nelson Mandela ve Michael Luter King de var. Mao ve Stalin’se daha sote bi yerde olayı izliyorlar. Hegel ve müstakbel kızı Marx’a gelince, Hitler’in kıçındaki sivilceleri patlatmakla meşguller. İsa... neyse boşverin...
- Tesâdüf mü?! Kanımca zaman boyutunun tamamı tesâdüfler üzerine kuruludur. O yüzden de boyutun dışına çıkamadığımız sürece başımıza gelen her şey bir tesâdüften ibarettir. Bakınız: Sperm Savaşları Saçmalığı / Ana Britanicca… Bu bilgiye bazı versiyonlarda rastlayabilir, bazılarında da rastlayamazsınız… „Rastlamak ya da rastlamamak“; bu da bir tesâdüftür… Yeter ki rastlantı bir saplantıya dönüşmesin.
UZAY KOVBOYLARI
1958 Türkiye’si… Ortalık büyük Amerikan arabalarıyla uzaya gitmeye çalışan tiplerle dolu. Hastalık derecesine varan bir özentilik kumkuması hakim her şeye. Hız sınırı ihlalleri korkunç boyutlarda. Araçlar daha atmosfere girmeden parçalanıyor… Hadi be!..
Dönüyoruz Amerika’ya. Orada da durum pek farklı değil. Ancak bir farkla: yer olarak yerde değil, gökteyiz. Anlayacağınız heriflerin uçan otomobilleri var. Ee, ne de olsa zengin millet.
Kadrajda dikizlediğimiz uçak, zamanın uzay kuşu olarak tabir edilen manyak bir alet. Uçağın pilotları yaşlı kurt Clint Eastwood ve emektar arkadaşı Tommy Lee Jones. Filmdeki adları ise Frank ve Hawk. İkisi de “1 deyince” müptelası Amerikan zıpırları. Yanlış duymadınız, her ikisi de tek bir vücut gibi hareket ediyor. “1” deyince çişe kalkıyor, “1” deyince pike çekiyorlar. En son “1”dediklerindeyse, aşırı hızdan uçağın kanadı kopuyor. Ve elbette ki beklenen son; “1” deyince kirişi kırıyorlar…
Yere indiklerinde 4 milyon dolarlık kuşu iktidarsız hale getirmenin cezasını çok ağır ödüyorlar. Fındıkkıranla hadım edilen Frank ve Hawk’ın yerini üst rütbeli bir şempanze alıyor. Çünkü Amerikan Hava Kuvvetleri’nin pabucunu dama atan “Nasa” denen yeni yetme öyle uygun görüyor…
Ve aradan tam kırk yıl geçiyor. Yine Houston’daki Nasa üssüne çevriliyor kameralar… Bol yıldızlı bir Rus generali Nasa’nın başındaki elemanla bir şeyler konuşurken görülüyor. Sorun, tepedeki bir uzay istasyonunun yörüngesinden saparak Dünya’ya doğru yaklaşmakta olması. Bilimsel olarak ana rahmine geri dönme vakası olarak açıklanan bu olay, annenin isteksiz oluşu yüzünden bir an önce durdurulmak zorunda. Ön plandakilerden Rus olanı, sürekli olarak karşısındakine, “durdurun lan! Durdurun şunu!” diye feryat ediyor. Amerikalı yavşaksa politik çıkarlarını ayağında sektirerek, “tamam lan, zırlama!” şeklinde karşılıklar veriyor…
Ee, n’olacak şimdi?!. İstasyon fi tarihinden kalma. İşin tuhaf yanı, istasyonun donanımı için tamamen Amerikan teknolojisi kullanılmış. Üstüne üstlük tam kırk yıl öncesinin teknolojisi. Ve elbette adamımız Frank’a ait. Şimdi Nasa denen laleler fellik fellik adamımızı arıyorlar…Buldular işte.
Adamımızı araba garajında karısıyla tepişirken basıyorlar. Clint baba garajın bir köşesinde yaş yetmiş, iş bitmiş tribine inat, karısını mıncıklayıp duruyor.
Önerdikleri şey son derece utanç verici: bir Amerikalıdan bir Rus uzay istasyonunu onarmasını istemek ha!.. Kabul etmiyor tabii. Üstelik 40 yıl öncesinin kini de var. neymiş efendim, Ruslar tepedeki istasyonda planlarını Clint babanın çizdiği teknolojiyi kullanmışlar. Ulan dallamalar, pisişik bir Amerikalı’nın çizdiği şeyler Rus gemisinde ne arıyor?! Adamı çizmezler mi, sen gomanist misin diye?!
İşin tuhaf yanı hiçbir şey yapmıyorlar. İstedikleri sadece istasyonun yere inip volta atmasını engellemek Clint baba kaçın kurası, bunları yutar mı?.. “Bunu bir şartla kabul ederim” diyor. “Beni ve ekibimi uzaya göndereceksiniz.”
Nasıl yani! Gelmişsiniz 70 yaşınıza; bastonsuz yerde yürüyemiyorsunuz, uzayda mı fink atacaksınız?!. İşleri gerçekten zor. Üstelik Nasa’nın başındaki herif, 40 yıllık eski düşmanı.
Bak ya işe; vallahi kabul ettiler teklifini. 4 bunağı göz göre göre uzaya gönderecekler. Hepsi de birbirinden frijit, birbirinden prostat.
Bu arada adamımız Frank hiç boş durmuyor. Kolları sıvayıp, hemen eski ekibi toplamaya koyuluyor. Ekiptekilerin hepsi de bunamış tipler:
Jerry deneni bunak ötesi bir bunak. Ama gözü hala karıda kızda. Gerçek hayatta nam-ı diğer aktör Donald Sutherland olarak biliniyor. Diğeri, içlerinde en aklı başında gözükeni. Filmdeki adı Tank. Aktör olarak Holywood ve civarında James Garner diye çağrılıyor. Tommy Lee Jones’a gelince, Clint Eastwood’la birlikte filmdeki iki esas oğlandan biri. Uçak virtüözü ve de katili.
Hepsinin de Nasa’ya bir girişleri var, görmelisiniz. Değme mankenlere taş çıkartırlar. Ama salaklar, manyak bir testten geçirileceklerinin farkında değiller. O kadar eminler ki kendilerinden. Testin adı “Dayanıklılık”. Yerçekimsiz ortamda bütün hünerlerini döktürmek zorundalar. Yere basamadıklarından, götleri bir karış havada dolaşıyor. Kendilerini bi’bok sanıyorlar anlayacağınız. Ukalalık almış başını gidiyor. Filmin en komik sahnesi, ekiptekilerin oltayla balık avlamaya çalıştıkları sahne. Balık yerçekimsiz ortamda suya niye giremediğini sorgularken, olta da balığa neden yardım elini uzatamadığını sorguluyor...
Bütün testleri başarıyla tamamladılar bile. Efenim, sıra geliyor filme birazcık romantizm katmaya. Filmin en önemli kadın kahramanı olan Sara Holland, firijit bir mühendisi canlandırdığı Nasa’da zıpır bunak Hawk’a göz koyuyor. Bu bölümlerde Bir kaç romantik sahneyle film kenarlarına oya yapılıyor adeta...
Artık her şey hazır. Bunakların uzaya çıkmamaları için ortada hiçbir neden yok. Hadi ya! Sahi mi?!. kaçığımız Hawk ne olacak?.. Herif kanser. Üstelik en fazla sekiz aylık ömrü kalmış. Şimdi tongaya bastılar işte. Sonunda savaşı kırk yıllık düşmanları Nasa komutanı kazandı.... Bi’dakka bi’dakka Clint baba diretiyor. Yok öyle hemen pes edivermek....
Bi’kaç çetrefilli aşamadan sonra ceviz kaplama bastonlarıyla uzaya ayak basıyorlar... 40 yıllık rüya gerçekleşiyor sonunda. Uzay Mekiği Atılgan’ın içinde 4 bunağın haricinde Nasa’nın kakaladığı 2 dallama daha var... Bu salaklar filme yaşlılar kurttur ve de puşttur, gençler toy ve aptaldır önermesini doğrulamak için dürtüklenmişler. Gemide yaptıkları salaklıklardan bunun doğru olduğu hemen anlaşılıyor. Yerçekimsiz ortamda vücutlarında çarpmadık yer, kırılmadık kemik bırakmıyor şapşallar. İş başa düştü yine. Bütün her şeyi bizim bunaklar halletmek zorundalar. Clint baba uzay botlarını ve tulumunu giyip dışarı fırlıyor. Ortalık neredeyse zifiri karanlık. Ne bir sokak lambası, ne de mehtap var. Anlayacağınız romantizmin içine etmişler. Neyse, Clint baba bele kuvvet tırmanarak, tepedeki Rus uzay istasyonuna tutunuyor. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, şaşkınlıktan kulakları ağzıyla kaşları arasında gidip geliyor. Ne lan bu!.. Götler uzay istasyonu diye, resmen nükleer bomba üssü kurmuşlar. Dur bakiim, şunları sivilce gibi patlatayım da zararsız hal!.. Ama olmaz ki! Eee, n’apcez şimdi?!.
Clint baba bu aşamada son derece klişeler klişesi bir şey yapıyor. Durumu merkeze bildirip rahatlıyor... Merkezdekiler şaşkın. Herkes birbirini suçluyor.
Tekrar mekik Atılagan’a dönüyoruz. Adamlarımız bombaları n’apacakları konusunda tartışıp duruyorlar... ortaya atılan teklifler son derece ilginç. Hele bi’tanesi var ki, evlere şenlik. Neymiş efendim, Rus demir yığınını 8 aylık adamımızın kıçına bağlayıp Ay’a göndereceklermiş. “Olur mu lan!” diye isyan ediyor Clint baba. Aslında neden olmasın? Adamın zaten kelebek kadar ömrü kalmış. Hayattaki en büyük hayali de aya gitmek. Üstelik hayatının fırsatı, melek kılığına girip ayağına kadar gelmiş... Hadi, çekilin herifin önünden de, çatapatlarıyla aya gitsin adamcağız.
Gerçekten de öyle oluyor: adamımız Hawk ay sevdasına ve de dünyayı kurtarmak pahasına kıçına dinamit lokumlarını sokup aya giderken, mekiktekiler Clint baba önderliğinde marşlar söyleyerek dünyaya geri dönüyorlar...
Salak Amerikalılar dünyayı kurtarma görevlerini başarıyla tamamladılar bir kez daha. Ekibi kutlayanlar arasında Nelson Mandela ve Michael Luter King de var. Mao ve Stalin’se daha sote bi yerde olayı izliyorlar. Hegel ve müstakbel kızı Marx’a gelince, Hitler’in kıçındaki sivilceleri patlatmakla meşguller. İsa... neyse boşverin...
- Görünmez olsaydınız, n’apardınız?
- Hem kör, hem de görünmez olursak, n’olacak peki?! Varuluşun kıçına mı kaçacağız?!
GÖRÜNMEYEN TEHLİKE
Göz görmeyince gönül katlanır mı?… Katlanır, hem de bal gibi. Diyelim ki elektrikleriniz kesik. Bu da yetmiyormuş gibi ortalık zifiri karanlık. Mum aramak için evin içinde salak salak dolanıyorsunuz… ve hiç beklemediğiniz bir anda iki üç tokat art arda yüzünüzde patlıyor. Oysa daha iki dakika önce evde yalnız olduğunuza dair yemin edebilirsiniz.
N’oldu?... Ürktünüz tabii. “Kim bu dallama?” diyorsunuz içinizden. Dallama olmasa, tokat yerine yüzünüze çiçek atar, dudağınıza güzel bir öpücük kondurur. Anlayacağınız, savaşma seviş kabilinden her şeyi yapar. Ama piç kurusu sinek öldürür gibi boyuna geçiriyor… Hay Allah belanı!.. Nerede bu mum?! Dur bi’dakka, bulayım mumları, ben sana göstereceğim!.. Saçmalamayın, atı alan Üsküdar’ı geçti bile. Bakın, sokak kapısı çarpıldı çoktan. “Tanrım, biraz önce yaşadığım neydi acaba?! Deliriyor muyum yoksa?!” diyorsunuz içinizden
Tavsiyem elektrikler gelene kadar bekleyin… Geldi mi?... İyi. Şimdi gidip karşı komşunuzun kapısını çalın… Açmıyor mu?.. açmaz tabii yavşak. Evde değil çünkü. Bakkala gitti birazdan gelecek, ha haaaaaa!
İşte böyle bir film “Görünmeyen Tehlike” diye dilimize çevrilen Hollywood yeni yetmesi. Filme, dibine kadar kullanılmış bir teknoloji hakim. Baş oğlan yine her zaman olduğu gibi ekranın karşısına geçmiş, klavyesinin tuşlarına basarak anlamadığımız şeyler yapıyor. Hiçbir filmde şaşmaz ha; yalan yanlış deli gibi klavyenin tuşlarına basan bir çift el ve ortaya çıkan kusursuz görüntüler. Amcamız harikalar yaratıyor anlayacağınız. Filmdeki adı Sebastian Caine. Zekası ayyuka çıkmış gerçek bir çatlak. Elemana gerçek yaşamında “Kevin… Kevin Bakon… gel oğlum” diye sesleniyorlar. Adam çatlak matlak ama, gerçek bir bilim adamı. Yaa, n’aber? İyilik sağlık vallahi, senden n’aber?..
The Fly / Sinek filmini hatırlarsınız. Zavallı bir köpek kobay olarak kullanılır orada. Filmin ilerleyen bölümlerinde köpek üzerine kaynar su dökülmüş bir paspasa dönüşür. Bu örneği niye mi veriyorum?.. çünkü hayvanları koruma dernekleri ve anarşist hayvansevereler öyle istiyorlar da ondan. Bu film de benzer görüntülerle dolu da ondan.
Zaten filmde böyle bir sahneyle başlıyor. Şaşkaloz bakışlı bir fare müsveddesi, her halinden kendisinin inşa etmediği belli olan bir binada volta atıyor…ve en sonunda geldiği demir parmaklıklı hücresinde süpernovavari bir patlamayla kromozomlarına ayrılıyor. Parçalanmışlığın ve kanamışlığın hazzını ağız tadıyla yaşayamadan üstelik. Sonra benzer bir kafeste büyükçe bir goril görüyoruz. Pardon göremiyoruz. Salak refakatçisi termal gözlüklerini henüz takmadı. Goril normal gözlerle görülemiyor çünkü. Hah taktı salak. Bİ’dakka, ne biçim goril bu?.. Anlıyoruz ki, termal gözlükler objeleri ışık huzmesi olarak görebilmemizi sağlıyor. Biz de bu arada salak olmadığımızı anlıyoruz. Gece görüş dürbünlerini ve vesaireleri biliyoruz ya. Tanrım ne teknoloji!.. Alt tarafı bir goril bu. Konuşamayan homosapiens. Heey, şuna bakın, refakatçisini saf dışarı bırakıp hücresinden dışarı fırlıyor. Haydaa, nereye gitti acaba?!.
Gorilin tekrar yakalanması sırasında, adına rekabet denen insana dair korkunç bir gerçeğe tanık oluyoruz. Hem de asıl oğlanla, yani nam-ı diğer dâhi Sebastian Caine’le kız arkadaşını ondan araklayan uslu çocuk Teğmen Matthew arasında. Tamam tamam, patlamayın. Gerçek hayattaki adı Josh Brolin. Coş aşağı, Coş yukarı. Bi’nevi maşak oğlanı… yönetmenin gözünden kaçmamış, aferin.
Megalomanizmin doruklara fırladığı anlarda Dr. Cain’in iğrenç siluetiyle karşılaşıyoruz. Bu arada filmin yönetmeni Paul Verhoeven, Cain’in gerçek bir abaza olduğunu göstermek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış. Onun karşı komşusunu nasıl dikizlediğini, karşı komşusunun da nasıl dikizlendiğini kör göze parmak işleyip durmuş. Eskiler “ eğer güzel bir kadınsan ve yalnız yaşıyorsan, pencereden uzak dur” demişler. Bunun ne kadar doğru bir söz olduğu, filmin ilerleyen bölümlerinde kabak gibi ortaya çıkıyor. Dedim ya, ilerleyen bölümlerde; bekleyeceksiniz, eliniz mahkum.
Bizim narsist, megolaman, bencil, Frodyen ve olabildiğince bilimsel kahramanımız Cain, başta goril de olmak üzere başarıyla uygulanan görünmezlik iksirini kendisinde denemeye karar veriyor. Bu konuda ekip dediği zımbırtıları çoktan ikna etmiş bile. Projenin başındaki kılları ağarmış Dr. Arthur Cramer ve Nasa tayfasını oyaladıktan sonra iş sadece görünmez olmaya kalıyor…
Ekip iksiri hazırlıyor ve büyükbaşlarına absorbe ediyor. Adam önce insan müsvettesi kıvamından kas ve doku yığınına, oradan da iskelet mertebesine ulaşıp bir anda yok oluyor. Ebedi kurtuluş, manyak intihar gerçekleşti işte. Yaratık sırra kadem bastı bile. Bu arada bu güzel sahnenin, tıpkı gorilin görünmezlikten tekrar görünür hale dönüşümündeki gibi tam bir görsel ziyafet niteliğinde olduğunu hemen hatırlatalım. Dünyanın görüp görebileceği en muhteşem yapboz oyunu.
Doktor Cain görünmez olduktan sonra daha bir şımarıyor. Yaptığı taşkınlıklarla ekibini termal termal terletiyor. Gözlüksüz zaptedilemiyor yaramaz çocuk. Zırt pırt görünmez olmanın muhteşem bir duygu olduğunu söyleyip duruyor. Nasıl söylemesin?.. Düşünsenize, markete gidip çalamadığınız kadar çalabiliyor, dokunamadığınız kadar dokunabiliyorsunuz. Akıllara zarar. Dünyanın en bi harikası…
Yolda karşıdan karşıya geçerken araba çarptı; insanlık için küçük, sizin için büyük bir kayıp. Kimse farkında değil. Bütün umumi helâlar hodri meydan, girip çıkabiliyor, çıkıp girebiliyorsunuz. Aferin yönetmene filmde helâ sahnelerini sonuna kadar kullanmış, hiç es geçmemiş.
Gelelim yazının başındaki muhabbete, dayanılabilemez cazibesiyle karşı komşu enstantanesine: Artık görünmezsiniz. Ne elektriklerin kesilmesine, ne de komşunuzun gözüne toz fırlatmanıza gerek var. Kapıyı çalmanız yeterli. Bu durum, sirkeden de keskin zekasıyla, kahramanımızın gözünden kaçar mı hiç?.. Hemen basıyor zile. Salak karı, bir şeyler göreceği umuduyla kapının dürbününden aval aval boşluğa bakıyor… (Dürbünün ucuna dayanmış, boşlukta asılı bir tabanca silueti ne de güzel giderdi bu sahne için…anlaşılan yönetmen konuyu fazla dağıtmak istememiş.) işte şaşkoloz hatun kapıyı açıyor sonunda. Adamımız içeri girdi bile. “Buyrun ne istemiştiniz” gibisinden hiçbir soruya mahal vermeyen bir sahne. Kadın bomboş koridorda önce sağa sonra sola bakıyor. Karşıdan karşıya geçecek sanki salak! Görünmezimiz evde cirit atarken, kadın “kapıyı çalan kimdi acaba?” diye hayatı sorgulamakla meşgul. Kapı çalınırken kadının banyoda oluşu, cinsellik temasının ön plana çıkacağını, işaret fişeğinden daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ve işte kaçınılmaz son: taciz ve tecavüz gibi ‘t’ yle başlayan bütün anarko seksofonik eylemler görünmezimizin bünyesinden fışkırtılıyor adeta.
Bu arada ne kadar çok sahne atladığımızı bir bilseniz. Görünmezimize dökme plastikten surat yaptıkları, nasıl olsa bilimsel görüntü diye hiç utanmadan kahramanımızın cinsel organını kas yığını olarak gösterdikleri ve belki de en önemlisi, görünmezimizin elinden kaçırdığı, eski sevgilisi Mckay’i öpmek için sürekli sıkıştırıp mıncıkladığı sahneler ve daha neler neler…
Başrolde olmasına karşın kadın oyuncunun ismini ne kadar da geç söyledik değil mi? Değme feministi bile çıldırtacak bu davranışın çok basit bir açıklaması var: yok öyle bir şey. Geciktik işte, n’apalım?! Kadın kahramanımızın gerçek hayattaki adı Elizabeth Shue. Ama ne yazık ki, Elizabeth aşağı, Elizabeth yukarı, ya da gel kızım gel diye hitap edilebilirletiliği olmayan biri. Gerçek bir asilzade. Avam Kamarası tribinden çıkamamış saygın bir kişilik. Nitekim film boyunca sergilediği bütün davranışlar bunu doğrular nitelikte. Asla yeni sevgilisini eskisiyle, eskisini de yenisiyle aldatmıyor. Eskisini getirin, peşinata sayalım kampanyalarına da tenezzül etmiyor. Tam bir etik abidesi. Ruhunu ayyuka çıkaran et yığını.
Bütün bunlar olurken, tahmin ettiğiniz gibi asıl kahramanımız boş durmuyor. Plastik suratıyla araba kullanıp kendinden küçük çocukları korkutuyor. Projenin baş mimarını evinde ziyaret edip, bir kaşık suda boğuyor. Görünmezliğin dayanılmaz cazibesiyle kendini tanrıyla özdeşleştirip, mürit toplamaya koyuluyor. Oldukça dirayetli, ama işi çok zor. Çünkü sorun aynı noktada düğümlenip kalıyor: Tanrı korkulduğu için mi, yoksa sevildiği için mi benimsenir... aman ne iddialı, ne iddialı! Yönetmenin böyle bir mesaj kaygısıyla yola çıktığını düşünmek, nasıl da aptalca!!! Her şeye rağmen konu hakkında kendisine danışmak isterdik. Üzgünüz.
Şimdilik filme dönmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Kahramanımız zıvanadan çıkmaya başladı çünkü. Ulan komşuna tecavüze yeltendin, adam öldürdün, insan olmanın bütün masumiyetini ayaklar altına aldın, daha ne istiyorsun?! Bi’kere de erkek gibi çık ortaya da, göster kendini; inkar ve itiraf et. Yoook!.. Ne gezer?! Daha bir gizleniyor, daha bir kaybolup yok oluyor, yavşak! Bak şimdi bak; ortada delil bırakmamak için ekibini de ortadan kaldırmaya ant içiyor. Bok iç, zehir zukkum olsun!..
İşte bir kaç kişiyi hakladı bile. Ekipten geriye kip bile kalmadı. Teker teker harcadı hepsini. Geriye kalanlar malum; eski sevgili ve eki sevgili sevgilisi. Diğer elemanları öyle bir yok etti ki, insanın seyirci olarak önündeki koltuğa ve hatta onun da önündekilere kusmuklarını fışkırtası geliyor. İğrenç herif!..
Filmin son sahnelerinde yine teknoloji konuşturulmuş… Kadın kahramanımız Mckay, eski sevgili bozuntusunu asansörde sıkıştırıp, kaynak makinesiyle öyle bir yakış yakıyor ki, zaten yok olmuş insan müsvettesi daha bir yok oluyor. Bu aşamadan sonra ondan tam kurtulduk derken, hiç beklenmedik bir anda karşımızda bitiveriyor… Ardından ani bir manevrayla kadını ve uzatmalı sevgilisini arkadan dürtükleyip 184 ayaklı bir buzdolabının içine hapsediyor. Sıcaklık malum, Kutupların kuzeyini ve güneyini kıskandıracak türden; eksi 50. Duruma içerleyen ve bir o kadar da afallayan bayan Mckay’in göz yaşları burnunun ucunda bir buz kütlesine dönüşüyor. Ama, kurtulacaklar, merak etmeyin. Benzer filmlerde görmeye alıştığımız, insanı çıldırtan tesadüfler burada da peşimizi bırakmıyor çünkü. Siz “bu kadarı da olmaz artık” diye durun, onlar buzdolabından çıkıp volta atmaya başladılar bile… NERDESİN LAN!!! Eski sevgili bozuntusu!..Termal… termal aptallar! Gözlüklerinizi takın, yoksa attığınız naralar boşa gidecek. Hah, şimdi oldu… Haniymiş, neredeymiş benim eski sevgilim?! Agu da agu… burada mıymış teyzesi… AL SANA AŞAĞILIK YARATIK!!! AL!.. Kızım yanlış ata oynuyorsun. Adam cin gibi. Ortamın ısısıyla oynadı çoktan. O artık her yerde. Yüreğimizde, içimizde. Nasıl mı yok edeceksin?.. Bekle de gör… Önce hazırladığı nitrogliserinler santrifüj tüpünde dönüşünü tamamlasın, osuruktan beter bir koku etrafınızı sarsın, ondan sonra düşünürüz
BOOOM!!! Müthiş bir patlamaydı. Allahtan öncesinde asansör boşluğuna tırmanmayı akıl ettiler de kıçlarına kadar savrulan alevlerden azıcık da olsa kurtulabildiler. Bi’ dakka bi dakka, görünmezlik müsvettesi onların peşinden geliyor galiba. Nasıl mı anladım? Eğer kadın ayakkabısına dolan kumlardan kurtulmak için ayağını deli gibi sallamıyorsa, bir şeyler onu aşağı çekiyor demektir.
Şimdi iş yeni sevgilinin yeniler yenisi hünerine kaldı. Zaten adam bunca yılın ezilmişliğini bertaraf etmek zorunda. Neyse ki el ve ayak birliğiyle görünmezlikler tanrısını asansör boşluğuna fırlatmayı başarıyorlar da, sümsük herif büyük bir külfetten kurtuluyor.
Mutlu son… Güzide iki kahraman federal mederal orada biriken bütün polis birikintilerinin eşliğinde binadan çıkartılırken, Amerikanvari bütün mesajlar havada uçuşuyor: FREDY öldü, yaşasın yeni kral! Tamam tamam… kraliçe de yaşasın…
- Hem kör, hem de görünmez olursak, n’olacak peki?! Varuluşun kıçına mı kaçacağız?!
GÖRÜNMEYEN TEHLİKE
Göz görmeyince gönül katlanır mı?… Katlanır, hem de bal gibi. Diyelim ki elektrikleriniz kesik. Bu da yetmiyormuş gibi ortalık zifiri karanlık. Mum aramak için evin içinde salak salak dolanıyorsunuz… ve hiç beklemediğiniz bir anda iki üç tokat art arda yüzünüzde patlıyor. Oysa daha iki dakika önce evde yalnız olduğunuza dair yemin edebilirsiniz.
N’oldu?... Ürktünüz tabii. “Kim bu dallama?” diyorsunuz içinizden. Dallama olmasa, tokat yerine yüzünüze çiçek atar, dudağınıza güzel bir öpücük kondurur. Anlayacağınız, savaşma seviş kabilinden her şeyi yapar. Ama piç kurusu sinek öldürür gibi boyuna geçiriyor… Hay Allah belanı!.. Nerede bu mum?! Dur bi’dakka, bulayım mumları, ben sana göstereceğim!.. Saçmalamayın, atı alan Üsküdar’ı geçti bile. Bakın, sokak kapısı çarpıldı çoktan. “Tanrım, biraz önce yaşadığım neydi acaba?! Deliriyor muyum yoksa?!” diyorsunuz içinizden
Tavsiyem elektrikler gelene kadar bekleyin… Geldi mi?... İyi. Şimdi gidip karşı komşunuzun kapısını çalın… Açmıyor mu?.. açmaz tabii yavşak. Evde değil çünkü. Bakkala gitti birazdan gelecek, ha haaaaaa!
İşte böyle bir film “Görünmeyen Tehlike” diye dilimize çevrilen Hollywood yeni yetmesi. Filme, dibine kadar kullanılmış bir teknoloji hakim. Baş oğlan yine her zaman olduğu gibi ekranın karşısına geçmiş, klavyesinin tuşlarına basarak anlamadığımız şeyler yapıyor. Hiçbir filmde şaşmaz ha; yalan yanlış deli gibi klavyenin tuşlarına basan bir çift el ve ortaya çıkan kusursuz görüntüler. Amcamız harikalar yaratıyor anlayacağınız. Filmdeki adı Sebastian Caine. Zekası ayyuka çıkmış gerçek bir çatlak. Elemana gerçek yaşamında “Kevin… Kevin Bakon… gel oğlum” diye sesleniyorlar. Adam çatlak matlak ama, gerçek bir bilim adamı. Yaa, n’aber? İyilik sağlık vallahi, senden n’aber?..
The Fly / Sinek filmini hatırlarsınız. Zavallı bir köpek kobay olarak kullanılır orada. Filmin ilerleyen bölümlerinde köpek üzerine kaynar su dökülmüş bir paspasa dönüşür. Bu örneği niye mi veriyorum?.. çünkü hayvanları koruma dernekleri ve anarşist hayvansevereler öyle istiyorlar da ondan. Bu film de benzer görüntülerle dolu da ondan.
Zaten filmde böyle bir sahneyle başlıyor. Şaşkaloz bakışlı bir fare müsveddesi, her halinden kendisinin inşa etmediği belli olan bir binada volta atıyor…ve en sonunda geldiği demir parmaklıklı hücresinde süpernovavari bir patlamayla kromozomlarına ayrılıyor. Parçalanmışlığın ve kanamışlığın hazzını ağız tadıyla yaşayamadan üstelik. Sonra benzer bir kafeste büyükçe bir goril görüyoruz. Pardon göremiyoruz. Salak refakatçisi termal gözlüklerini henüz takmadı. Goril normal gözlerle görülemiyor çünkü. Hah taktı salak. Bİ’dakka, ne biçim goril bu?.. Anlıyoruz ki, termal gözlükler objeleri ışık huzmesi olarak görebilmemizi sağlıyor. Biz de bu arada salak olmadığımızı anlıyoruz. Gece görüş dürbünlerini ve vesaireleri biliyoruz ya. Tanrım ne teknoloji!.. Alt tarafı bir goril bu. Konuşamayan homosapiens. Heey, şuna bakın, refakatçisini saf dışarı bırakıp hücresinden dışarı fırlıyor. Haydaa, nereye gitti acaba?!.
Gorilin tekrar yakalanması sırasında, adına rekabet denen insana dair korkunç bir gerçeğe tanık oluyoruz. Hem de asıl oğlanla, yani nam-ı diğer dâhi Sebastian Caine’le kız arkadaşını ondan araklayan uslu çocuk Teğmen Matthew arasında. Tamam tamam, patlamayın. Gerçek hayattaki adı Josh Brolin. Coş aşağı, Coş yukarı. Bi’nevi maşak oğlanı… yönetmenin gözünden kaçmamış, aferin.
Megalomanizmin doruklara fırladığı anlarda Dr. Cain’in iğrenç siluetiyle karşılaşıyoruz. Bu arada filmin yönetmeni Paul Verhoeven, Cain’in gerçek bir abaza olduğunu göstermek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış. Onun karşı komşusunu nasıl dikizlediğini, karşı komşusunun da nasıl dikizlendiğini kör göze parmak işleyip durmuş. Eskiler “ eğer güzel bir kadınsan ve yalnız yaşıyorsan, pencereden uzak dur” demişler. Bunun ne kadar doğru bir söz olduğu, filmin ilerleyen bölümlerinde kabak gibi ortaya çıkıyor. Dedim ya, ilerleyen bölümlerde; bekleyeceksiniz, eliniz mahkum.
Bizim narsist, megolaman, bencil, Frodyen ve olabildiğince bilimsel kahramanımız Cain, başta goril de olmak üzere başarıyla uygulanan görünmezlik iksirini kendisinde denemeye karar veriyor. Bu konuda ekip dediği zımbırtıları çoktan ikna etmiş bile. Projenin başındaki kılları ağarmış Dr. Arthur Cramer ve Nasa tayfasını oyaladıktan sonra iş sadece görünmez olmaya kalıyor…
Ekip iksiri hazırlıyor ve büyükbaşlarına absorbe ediyor. Adam önce insan müsvettesi kıvamından kas ve doku yığınına, oradan da iskelet mertebesine ulaşıp bir anda yok oluyor. Ebedi kurtuluş, manyak intihar gerçekleşti işte. Yaratık sırra kadem bastı bile. Bu arada bu güzel sahnenin, tıpkı gorilin görünmezlikten tekrar görünür hale dönüşümündeki gibi tam bir görsel ziyafet niteliğinde olduğunu hemen hatırlatalım. Dünyanın görüp görebileceği en muhteşem yapboz oyunu.
Doktor Cain görünmez olduktan sonra daha bir şımarıyor. Yaptığı taşkınlıklarla ekibini termal termal terletiyor. Gözlüksüz zaptedilemiyor yaramaz çocuk. Zırt pırt görünmez olmanın muhteşem bir duygu olduğunu söyleyip duruyor. Nasıl söylemesin?.. Düşünsenize, markete gidip çalamadığınız kadar çalabiliyor, dokunamadığınız kadar dokunabiliyorsunuz. Akıllara zarar. Dünyanın en bi harikası…
Yolda karşıdan karşıya geçerken araba çarptı; insanlık için küçük, sizin için büyük bir kayıp. Kimse farkında değil. Bütün umumi helâlar hodri meydan, girip çıkabiliyor, çıkıp girebiliyorsunuz. Aferin yönetmene filmde helâ sahnelerini sonuna kadar kullanmış, hiç es geçmemiş.
Gelelim yazının başındaki muhabbete, dayanılabilemez cazibesiyle karşı komşu enstantanesine: Artık görünmezsiniz. Ne elektriklerin kesilmesine, ne de komşunuzun gözüne toz fırlatmanıza gerek var. Kapıyı çalmanız yeterli. Bu durum, sirkeden de keskin zekasıyla, kahramanımızın gözünden kaçar mı hiç?.. Hemen basıyor zile. Salak karı, bir şeyler göreceği umuduyla kapının dürbününden aval aval boşluğa bakıyor… (Dürbünün ucuna dayanmış, boşlukta asılı bir tabanca silueti ne de güzel giderdi bu sahne için…anlaşılan yönetmen konuyu fazla dağıtmak istememiş.) işte şaşkoloz hatun kapıyı açıyor sonunda. Adamımız içeri girdi bile. “Buyrun ne istemiştiniz” gibisinden hiçbir soruya mahal vermeyen bir sahne. Kadın bomboş koridorda önce sağa sonra sola bakıyor. Karşıdan karşıya geçecek sanki salak! Görünmezimiz evde cirit atarken, kadın “kapıyı çalan kimdi acaba?” diye hayatı sorgulamakla meşgul. Kapı çalınırken kadının banyoda oluşu, cinsellik temasının ön plana çıkacağını, işaret fişeğinden daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Ve işte kaçınılmaz son: taciz ve tecavüz gibi ‘t’ yle başlayan bütün anarko seksofonik eylemler görünmezimizin bünyesinden fışkırtılıyor adeta.
Bu arada ne kadar çok sahne atladığımızı bir bilseniz. Görünmezimize dökme plastikten surat yaptıkları, nasıl olsa bilimsel görüntü diye hiç utanmadan kahramanımızın cinsel organını kas yığını olarak gösterdikleri ve belki de en önemlisi, görünmezimizin elinden kaçırdığı, eski sevgilisi Mckay’i öpmek için sürekli sıkıştırıp mıncıkladığı sahneler ve daha neler neler…
Başrolde olmasına karşın kadın oyuncunun ismini ne kadar da geç söyledik değil mi? Değme feministi bile çıldırtacak bu davranışın çok basit bir açıklaması var: yok öyle bir şey. Geciktik işte, n’apalım?! Kadın kahramanımızın gerçek hayattaki adı Elizabeth Shue. Ama ne yazık ki, Elizabeth aşağı, Elizabeth yukarı, ya da gel kızım gel diye hitap edilebilirletiliği olmayan biri. Gerçek bir asilzade. Avam Kamarası tribinden çıkamamış saygın bir kişilik. Nitekim film boyunca sergilediği bütün davranışlar bunu doğrular nitelikte. Asla yeni sevgilisini eskisiyle, eskisini de yenisiyle aldatmıyor. Eskisini getirin, peşinata sayalım kampanyalarına da tenezzül etmiyor. Tam bir etik abidesi. Ruhunu ayyuka çıkaran et yığını.
Bütün bunlar olurken, tahmin ettiğiniz gibi asıl kahramanımız boş durmuyor. Plastik suratıyla araba kullanıp kendinden küçük çocukları korkutuyor. Projenin baş mimarını evinde ziyaret edip, bir kaşık suda boğuyor. Görünmezliğin dayanılmaz cazibesiyle kendini tanrıyla özdeşleştirip, mürit toplamaya koyuluyor. Oldukça dirayetli, ama işi çok zor. Çünkü sorun aynı noktada düğümlenip kalıyor: Tanrı korkulduğu için mi, yoksa sevildiği için mi benimsenir... aman ne iddialı, ne iddialı! Yönetmenin böyle bir mesaj kaygısıyla yola çıktığını düşünmek, nasıl da aptalca!!! Her şeye rağmen konu hakkında kendisine danışmak isterdik. Üzgünüz.
Şimdilik filme dönmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Kahramanımız zıvanadan çıkmaya başladı çünkü. Ulan komşuna tecavüze yeltendin, adam öldürdün, insan olmanın bütün masumiyetini ayaklar altına aldın, daha ne istiyorsun?! Bi’kere de erkek gibi çık ortaya da, göster kendini; inkar ve itiraf et. Yoook!.. Ne gezer?! Daha bir gizleniyor, daha bir kaybolup yok oluyor, yavşak! Bak şimdi bak; ortada delil bırakmamak için ekibini de ortadan kaldırmaya ant içiyor. Bok iç, zehir zukkum olsun!..
İşte bir kaç kişiyi hakladı bile. Ekipten geriye kip bile kalmadı. Teker teker harcadı hepsini. Geriye kalanlar malum; eski sevgili ve eki sevgili sevgilisi. Diğer elemanları öyle bir yok etti ki, insanın seyirci olarak önündeki koltuğa ve hatta onun da önündekilere kusmuklarını fışkırtası geliyor. İğrenç herif!..
Filmin son sahnelerinde yine teknoloji konuşturulmuş… Kadın kahramanımız Mckay, eski sevgili bozuntusunu asansörde sıkıştırıp, kaynak makinesiyle öyle bir yakış yakıyor ki, zaten yok olmuş insan müsvettesi daha bir yok oluyor. Bu aşamadan sonra ondan tam kurtulduk derken, hiç beklenmedik bir anda karşımızda bitiveriyor… Ardından ani bir manevrayla kadını ve uzatmalı sevgilisini arkadan dürtükleyip 184 ayaklı bir buzdolabının içine hapsediyor. Sıcaklık malum, Kutupların kuzeyini ve güneyini kıskandıracak türden; eksi 50. Duruma içerleyen ve bir o kadar da afallayan bayan Mckay’in göz yaşları burnunun ucunda bir buz kütlesine dönüşüyor. Ama, kurtulacaklar, merak etmeyin. Benzer filmlerde görmeye alıştığımız, insanı çıldırtan tesadüfler burada da peşimizi bırakmıyor çünkü. Siz “bu kadarı da olmaz artık” diye durun, onlar buzdolabından çıkıp volta atmaya başladılar bile… NERDESİN LAN!!! Eski sevgili bozuntusu!..Termal… termal aptallar! Gözlüklerinizi takın, yoksa attığınız naralar boşa gidecek. Hah, şimdi oldu… Haniymiş, neredeymiş benim eski sevgilim?! Agu da agu… burada mıymış teyzesi… AL SANA AŞAĞILIK YARATIK!!! AL!.. Kızım yanlış ata oynuyorsun. Adam cin gibi. Ortamın ısısıyla oynadı çoktan. O artık her yerde. Yüreğimizde, içimizde. Nasıl mı yok edeceksin?.. Bekle de gör… Önce hazırladığı nitrogliserinler santrifüj tüpünde dönüşünü tamamlasın, osuruktan beter bir koku etrafınızı sarsın, ondan sonra düşünürüz
BOOOM!!! Müthiş bir patlamaydı. Allahtan öncesinde asansör boşluğuna tırmanmayı akıl ettiler de kıçlarına kadar savrulan alevlerden azıcık da olsa kurtulabildiler. Bi’ dakka bi dakka, görünmezlik müsvettesi onların peşinden geliyor galiba. Nasıl mı anladım? Eğer kadın ayakkabısına dolan kumlardan kurtulmak için ayağını deli gibi sallamıyorsa, bir şeyler onu aşağı çekiyor demektir.
Şimdi iş yeni sevgilinin yeniler yenisi hünerine kaldı. Zaten adam bunca yılın ezilmişliğini bertaraf etmek zorunda. Neyse ki el ve ayak birliğiyle görünmezlikler tanrısını asansör boşluğuna fırlatmayı başarıyorlar da, sümsük herif büyük bir külfetten kurtuluyor.
Mutlu son… Güzide iki kahraman federal mederal orada biriken bütün polis birikintilerinin eşliğinde binadan çıkartılırken, Amerikanvari bütün mesajlar havada uçuşuyor: FREDY öldü, yaşasın yeni kral! Tamam tamam… kraliçe de yaşasın…
- Dün seni rüyamda gördüm. Gece yataktan kalkmış, açık buzdolabı ışığında bana gönderdiğin muktubu okuyordun gizlice.
- Sinsice desek şuna… Sin…si…ce!..
Vgmlşk Meriç;
Sekize katlanan bir şehlalığın olsa bile önünde uzanan sadece iki yol vardır.
Güzel sözler söylemeyi beceremem. Portakal soyarken denize karşı işemeyi de. Ama sıçık bir İstanbul akşamında Ankara semalarını görmeye çalışan insanların ruh hallerini anlayabilirim pekâlâ. Ya görecek bir şeyleri vardır, ki buna tıp dilinde “ebesinin örekesi” denir; ya da hayatlarında görüp görebilecekleri en güzel portakalın artık İstanbul’da olmadığını biliyorlardır.
Çıkarsama;
1) Pantolonumu çözmediğimden, denizi ıslatma girişimim başarısızlıkla sonuçlandı.
2) Çiş vücudumu ve üzerimdekileri terk etmediğinden, kilomda bir değişiklik olmadı.
3) Ben sırılsıklam oldum.
Şu anda neler yaptığını tahmin edebiliyor, tahmin ettiğim şeyleri açıklama gereği duymuyorum. Nedenine gelince;
1) Sürekli portakal soyduğumdan, patlıcanın nasıl soyulduğu hakkında hiçbir fikrim kalmadı.
2) Neler yaptığını çok merak ediyorum.
Bu biiir…
Bu da;
Saat 00000000. Büyük bir ihtimalle uyuyorsun. Nasıl mı anladım?.. Çünkü dişlerini birbirine sürtüyor, küçük dilini kürdan gibi kullanıyorsun. Ama unutma ki, diş aralarında kalan ne hamburger kırıntısı, ne de midye yumuşakçası. Söylemek isteyip de söyleyemediğin binlerce sözcükcük sıkışmış oracıklara… Patlayabilmek için damağınla dilin arasında gidip gelen, ama asla patlayamayan mısır taneciklerinin katlanılabilemez sendromunu yaşıyorlar hepsi de. Dudaklarına gelince;
Alt ve üst olmak üzere ikiye ayrılan, ve fakat yüz felci, çene çıkmazı ve çene tutulması dışında hiçbir şekilde birbirinden ayrılmayan mutlu bir birlikteliğin yerine göre kusursuz, yerine göre yumuşak, her şeyden öte dolgun mu dolgun, bulunmaz parçaları onlar.
Ki onlar…
Söylemiş ve de uyarmıştım; güzel lakırdılar hak getire, bok götüre. Romantizm:
c) Bütün “izm”ler gibi 9.45 trenini bekliyor.
f) Tren geldi.
b) Fazla sabırsız!
J) Gelen tren değil.
(Gelenin tren olduğunu zannedip tuvalete gitmediğinden mavi çoraplara işemek zorunda kaldı).
p) Mavi çorapları astım, Ayak Fetişistleri Bayramı’na kadar kuruyacaklar.
AMEN
Bi’ Dakka!
Bak bunu aldım. Ne mi?
Varan 3;
Konserlere itinayla gidilir.
Konser sonrası uyunur.
Bi’dakka Bi’dakka!
MESAJ VAR:
Tophane’de tavla var..
Siz de ne var?
YANIT:
Geliyoruz…
Geldik işte.
Gelelim sadede:
6:3, 3:2…1:4, 3:3… 5:1… 5:6… 4:4… 2:1, 2:2… 4:3… 6:6, 8:0
Sen kazandın.
Sen kazandın.
OLE OLE OLE…
Sen kaybettin.
Gözlerinin rengini hatırlıyorum. Ama bu, benimkilerinin rengini hatırlamanı gerektiren bir durum değil. Şöyle yapalım:
Gözlerimizi çıkartıp bir torbaya koyalım. Sonra torbadan bir bilye çekip deli gibi olasılık hesaplayalım.
OLASI BİR KOŞULDA KARŞIMIZA ÇIKABİLECEK OLASILIK KONULARI
I- Renk.
II) Tavuk karası.
X / Gece görüş.
L \ Etkileşim.
M ) Kaçırma.
Ne de güzel bakardın sen Beckett.
Kelimeler eşgüdümlü.
Fahriye kıskandı.
Sonuç:
Fahriye yılın başında,
Bir de sonunda belirir;
Beklemek lazım…
GEREK VE KOŞULUN HESAPLANABİLEMEZ ZAMANIBİLİTESİ
Sesin aynı perdeden ve eşit aralıklarla fışkırması olayı titreme dediğimiz olguyu açığa çıkartıyor. Titremek, bugün birçok alâmete gebe. Üşümek, bunlardan en bilindik olanı. Bu, çok kesin bir saptama oldu. Üşümek, bunlar içerisinde belki de en bilindik olanı. Hah, şimdi oldu.
Titreyerek portakal soyulduğu gibi, titreye titreye kağıt gemi de yapılabilir pekâlâ. Gemilerin yapışık ikizlerden beter olması, kusursuz bir tasarımın ürünü olsa da, ona tutunan bazı bazılarımız ve de bir takımlarımız için etkileşim, psişizm, hoşlanı gibi soyut kavramların girdabında sürüklenmek, sanki bir alın yazısı, sanki bir kaçınılmaz son, sanki bir çıkmaz sokakmışcasına, kanıksanmış ve geri dönüşü olmayan bir gerçeğin ufacık bir parçası gibi duruyor.
Çişli pantolonun kurumak üzere olması ve yapışık gemilerin haddinden fazla ıslak olması, tümüyle çelişik bir durum arz etse de, haddinden fazla çişim yok ve şu an neler yaptığını çok merak ediyorum.
İnceliğin ardına tez inen tiz
Bariton gölgelerimde saklı kaba oluşum
Ve bas A bas A haykırdığım yalnızlığım
Mavi (çoraplarına sokuşturduğun) gözlerin
Duymak istediklerini söyler renk körleri
Gelmiyorum LAN konserlerinize
Haber;
Yumurta biraz önce kırıldı. İçinden şöyle bir şey çıktı:
Sarı ve akın kireç kuyusuna düşmüş bir portakalı temsil ettiğine ve asla ve asla ne şimdi, ne gelecekte, ne de geçmişte canlı bir oluşumun kaynağı olamayacağına dair gereksiz ve yetersiz bir ibâredir; Sembolist ve izlenimcilere duyurulur.
ASIL DUYURU
Kadınların çoraplarını yapıştırmak için kullandıkları ojeyle duvar boyamaya kalkan Hayri Usta 1376. günde hakkın rahmetine… Kederli ailesine baş, şanslı köpeğine kocaman bir taş…
Yılbaşında köpek bakacaklara önemle rica olunur.
Asıl konu,
Sekiz diye çizdiğim düz çizginin bugün 81. yıldönümünü kutluyoruz. İki teklik, bir duble saf, iki bakraç burbon hebâ… Sonuç;
8’i düz çizgi sananlar kötü kazandı. 1 ve 7 beş yıl sonra evlendiler. İkiz beklerken üçüzleri, üçüz beklerken dördüzleri oldu. 6, malum şeytan. 4’ün akıbeti henüz belli değil. Hayri güzeline gelince, 10’da knock out sorunsalına takılan ender Duvarcılardan biri olarak Pink Floyd ve tayfası tarafından şu an deli gibi kovalanıyor.
Bİ’DAKKA Bİ’DAKKA!!!
Göz rengi unutuldu; “mavi, mavi, mavi, mavi…” kırk kere söylersen olurmuş diye sallanıyor.
Sabah gelen sütçü ve beygiri şöyle bir not iliştirdi kapıma:
Tüpleri açtım.
Prozaklar cepte.
Karım beni kıskanıyor.
Tüpçü
Beygirinkiler tek kelimeyle mükemmeldi:
Gidersem,
Görürsem,
Oradaysa…
Açarsa,
Görürse,
Oradaysam,
Süte düşmüş portakal canlılığıyla irkileceğiz…
Beygiriniz.
Geleceğim…
Geleceğim…
Geleceğim ama…
Önce anımı gönderiyorum…
Ke
Na
N
GERÇEK BİR YAŞAM ÖYKÜSÜNÜN KISA BİR KESİTİ:
KULE LOKANTASI
Don lastiğimi balkon demirine bağlamış bungee jumping yapıyordum... siparişleri almaya gelen garson yüzümü ancak beş saniyede bir görüyor, içinden “buna da şükür” diyordu.
Bu, sevgilimle ilk akşam yemeğine çıkışımızdı ve ben zerre kadar heyecan duymuyordum. Dokuzuncu gidiş gelişimde dördüncü kattaki boks salonunun brandasına geydirdim. Bu durum hızımı tahmin edemeyeceğiniz ölçüde azaltmıştı. Garson yüzümü artık 37 saniyede bir görüyor, içinden “nerede kaldı lan bu?!” diyordu.
Sevgilimle 2017. Gidiş gelişimde nişanlandık, 3084. Gidiş gelişimde evlendik… İlk çocuğumuzu 17 bininci gidiş ge… Olur mu… olur mu?!.. Abartmayın; otoban mı burası!
Başa dönelim. Flashback yapalım yani. Siz de bilirsiniz ki, “açım, açım!” diye inleyen bir sevgiliyi susturmanın en kolay yolu, ona “ben de açım lan, göt!” demektir. İşin bu kısmını hallettikten sonra lacilerimi giyip, sevgilim elde, ben ayakta lokantanın yolunu tuttuk… Bir süre yürüdükten sonra, ona “nereye gidiyoruz” diye sordum. Yanıtı kesin ve netti:
- Dur!.. Sakın kıpırdama, olduğun yerde kal! Tam üstüne bastın.
- Neler oluyor?! Neyin tam üstüne bastım?!
- Kapının tabii, andaval! Lokanta kapısının…
- Vay be, işe bak!.. Lokanta kapısını yere kazımışlar; adına da “Kule Lokantası” koymuşlar. Amma matrak ha!
Kapıyı açtığımda yaşadığım dehşeti asla anlatamam. Zemin kat beklerken karşımıza 19. Kat çıkmış, büyük bir ürküntüyle “biz buraya ne zaman çıktık lan?!” diye sevgilime sormuştum… Yüzündeki pis ve anlamsız sırıtışı unutamam… Unutamam da unutamam… Hiçbir şeyi unutamam…
Şef garson açıklama yapana kadar duruma uyanamadım. Bütün garsonların alt tarafının kadın, üst tarafının daha bir kadın olduğunu çakozlayamadım. Şefin anlattığına göre Salvador Dali, zamanında burayı ilk önce resim olarak yapmış; daha sonra istek üzerine, çizgi film misali canlı bir lokantaya dönüştürüp tavana çakmış. Tavan dediği de 19. Kat. Kendimi kaybedip garsona sille tokat nasıl giriştiğimi görmeliydiniz. Saçmalıyordu salak! Bunun bilimsel bir açıklaması olmalıydı ve benim her türlü safsatik palavraya karnım toktu.
Lokantanın en iyi yanı masaların çift kişilik yatak şeklinde dizayn edilmiş olmasıydı. Müşterilerin rahat edebilmesi için yatakların kenarına birer çift pijama ve gecelik de iliştirilmişti… Garsona yemeği balkonda yiyeceğimi söyleyip duşa girdim. Duşta giysilerim çalındığı için salona çırılçıplak geri dönmek zorunda kaldım. Dikkatleri üzerime çekmemek için emin ve dirayetleri adımlarla masama ilerledim. Sevgilimi önüme siper edip pijamamı giydim. Tam yatağa girip dalacakken, pijamanın dehşetengiz lastiği dikkatimi çekti. Hemen çıkarıp arakladım. Lastiğimi sevgilime gemici düğümüyle balkon korkuluğuna bağlatıp etrafı kolaçan etmesini söyledim. Bana salak bir ifadeyle “kolaçan ne demek?” diye sordu. Yine kendimi kaybetmiştim. Garsonu üzerine fırlatıp, “sen şu salağın sorusunu yanıtla, ben bi’yere kadar gidip geliyorum” dedim. Gerçekten de gidip geliyordum... Ama bu, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürüyor, garsona olmadık şeyler hatırlatıyordu.
Garson karımın siparişini normal yollardan, benimkini otobanal yollardan almak zorunda kaldı. “Salyangoz böbrekli erişte”yi tam 6 gidiş gelişte söyleyebildim. Senkron tutturabileceğimizi bilsem, don lastiğimden bi’tane de sevgilime araklayacaktım. Ama nerdeee! O salak tuttursa tuttursa, bir türkü tutturabilirdi. O da eksik olsundu.
Ulan karıya bak be! Sorgulama denen şeyin zerresi yok! Bir sor bakalım; bunları niye yapıyorum?.. Niye bunca uğraş? Kimin için, neyin için ve de niçin? Bir sor bakalım... Hiç, hak getire!..
Bütün bunları yapıyorum; çünkü hazır yiyici demesinler, ekmeğini taştan çıkarıyor, uğraşıyor, didiniyor, sevgilisini baştan çıkarıyor desinler; hepinizi de yesinler...
FİYETOSUN(UM)
- Sinsice desek şuna… Sin…si…ce!..
Vgmlşk Meriç;
Sekize katlanan bir şehlalığın olsa bile önünde uzanan sadece iki yol vardır.
Güzel sözler söylemeyi beceremem. Portakal soyarken denize karşı işemeyi de. Ama sıçık bir İstanbul akşamında Ankara semalarını görmeye çalışan insanların ruh hallerini anlayabilirim pekâlâ. Ya görecek bir şeyleri vardır, ki buna tıp dilinde “ebesinin örekesi” denir; ya da hayatlarında görüp görebilecekleri en güzel portakalın artık İstanbul’da olmadığını biliyorlardır.
Çıkarsama;
1) Pantolonumu çözmediğimden, denizi ıslatma girişimim başarısızlıkla sonuçlandı.
2) Çiş vücudumu ve üzerimdekileri terk etmediğinden, kilomda bir değişiklik olmadı.
3) Ben sırılsıklam oldum.
Şu anda neler yaptığını tahmin edebiliyor, tahmin ettiğim şeyleri açıklama gereği duymuyorum. Nedenine gelince;
1) Sürekli portakal soyduğumdan, patlıcanın nasıl soyulduğu hakkında hiçbir fikrim kalmadı.
2) Neler yaptığını çok merak ediyorum.
Bu biiir…
Bu da;
Saat 00000000. Büyük bir ihtimalle uyuyorsun. Nasıl mı anladım?.. Çünkü dişlerini birbirine sürtüyor, küçük dilini kürdan gibi kullanıyorsun. Ama unutma ki, diş aralarında kalan ne hamburger kırıntısı, ne de midye yumuşakçası. Söylemek isteyip de söyleyemediğin binlerce sözcükcük sıkışmış oracıklara… Patlayabilmek için damağınla dilin arasında gidip gelen, ama asla patlayamayan mısır taneciklerinin katlanılabilemez sendromunu yaşıyorlar hepsi de. Dudaklarına gelince;
Alt ve üst olmak üzere ikiye ayrılan, ve fakat yüz felci, çene çıkmazı ve çene tutulması dışında hiçbir şekilde birbirinden ayrılmayan mutlu bir birlikteliğin yerine göre kusursuz, yerine göre yumuşak, her şeyden öte dolgun mu dolgun, bulunmaz parçaları onlar.
Ki onlar…
Söylemiş ve de uyarmıştım; güzel lakırdılar hak getire, bok götüre. Romantizm:
c) Bütün “izm”ler gibi 9.45 trenini bekliyor.
f) Tren geldi.
b) Fazla sabırsız!
J) Gelen tren değil.
(Gelenin tren olduğunu zannedip tuvalete gitmediğinden mavi çoraplara işemek zorunda kaldı).
p) Mavi çorapları astım, Ayak Fetişistleri Bayramı’na kadar kuruyacaklar.
AMEN
Bi’ Dakka!
Bak bunu aldım. Ne mi?
Varan 3;
Konserlere itinayla gidilir.
Konser sonrası uyunur.
Bi’dakka Bi’dakka!
MESAJ VAR:
Tophane’de tavla var..
Siz de ne var?
YANIT:
Geliyoruz…
Geldik işte.
Gelelim sadede:
6:3, 3:2…1:4, 3:3… 5:1… 5:6… 4:4… 2:1, 2:2… 4:3… 6:6, 8:0
Sen kazandın.
Sen kazandın.
OLE OLE OLE…
Sen kaybettin.
Gözlerinin rengini hatırlıyorum. Ama bu, benimkilerinin rengini hatırlamanı gerektiren bir durum değil. Şöyle yapalım:
Gözlerimizi çıkartıp bir torbaya koyalım. Sonra torbadan bir bilye çekip deli gibi olasılık hesaplayalım.
OLASI BİR KOŞULDA KARŞIMIZA ÇIKABİLECEK OLASILIK KONULARI
I- Renk.
II) Tavuk karası.
X / Gece görüş.
L \ Etkileşim.
M ) Kaçırma.
Ne de güzel bakardın sen Beckett.
Kelimeler eşgüdümlü.
Fahriye kıskandı.
Sonuç:
Fahriye yılın başında,
Bir de sonunda belirir;
Beklemek lazım…
GEREK VE KOŞULUN HESAPLANABİLEMEZ ZAMANIBİLİTESİ
Sesin aynı perdeden ve eşit aralıklarla fışkırması olayı titreme dediğimiz olguyu açığa çıkartıyor. Titremek, bugün birçok alâmete gebe. Üşümek, bunlardan en bilindik olanı. Bu, çok kesin bir saptama oldu. Üşümek, bunlar içerisinde belki de en bilindik olanı. Hah, şimdi oldu.
Titreyerek portakal soyulduğu gibi, titreye titreye kağıt gemi de yapılabilir pekâlâ. Gemilerin yapışık ikizlerden beter olması, kusursuz bir tasarımın ürünü olsa da, ona tutunan bazı bazılarımız ve de bir takımlarımız için etkileşim, psişizm, hoşlanı gibi soyut kavramların girdabında sürüklenmek, sanki bir alın yazısı, sanki bir kaçınılmaz son, sanki bir çıkmaz sokakmışcasına, kanıksanmış ve geri dönüşü olmayan bir gerçeğin ufacık bir parçası gibi duruyor.
Çişli pantolonun kurumak üzere olması ve yapışık gemilerin haddinden fazla ıslak olması, tümüyle çelişik bir durum arz etse de, haddinden fazla çişim yok ve şu an neler yaptığını çok merak ediyorum.
İnceliğin ardına tez inen tiz
Bariton gölgelerimde saklı kaba oluşum
Ve bas A bas A haykırdığım yalnızlığım
Mavi (çoraplarına sokuşturduğun) gözlerin
Duymak istediklerini söyler renk körleri
Gelmiyorum LAN konserlerinize
Haber;
Yumurta biraz önce kırıldı. İçinden şöyle bir şey çıktı:
Sarı ve akın kireç kuyusuna düşmüş bir portakalı temsil ettiğine ve asla ve asla ne şimdi, ne gelecekte, ne de geçmişte canlı bir oluşumun kaynağı olamayacağına dair gereksiz ve yetersiz bir ibâredir; Sembolist ve izlenimcilere duyurulur.
ASIL DUYURU
Kadınların çoraplarını yapıştırmak için kullandıkları ojeyle duvar boyamaya kalkan Hayri Usta 1376. günde hakkın rahmetine… Kederli ailesine baş, şanslı köpeğine kocaman bir taş…
Yılbaşında köpek bakacaklara önemle rica olunur.
Asıl konu,
Sekiz diye çizdiğim düz çizginin bugün 81. yıldönümünü kutluyoruz. İki teklik, bir duble saf, iki bakraç burbon hebâ… Sonuç;
8’i düz çizgi sananlar kötü kazandı. 1 ve 7 beş yıl sonra evlendiler. İkiz beklerken üçüzleri, üçüz beklerken dördüzleri oldu. 6, malum şeytan. 4’ün akıbeti henüz belli değil. Hayri güzeline gelince, 10’da knock out sorunsalına takılan ender Duvarcılardan biri olarak Pink Floyd ve tayfası tarafından şu an deli gibi kovalanıyor.
Bİ’DAKKA Bİ’DAKKA!!!
Göz rengi unutuldu; “mavi, mavi, mavi, mavi…” kırk kere söylersen olurmuş diye sallanıyor.
Sabah gelen sütçü ve beygiri şöyle bir not iliştirdi kapıma:
Tüpleri açtım.
Prozaklar cepte.
Karım beni kıskanıyor.
Tüpçü
Beygirinkiler tek kelimeyle mükemmeldi:
Gidersem,
Görürsem,
Oradaysa…
Açarsa,
Görürse,
Oradaysam,
Süte düşmüş portakal canlılığıyla irkileceğiz…
Beygiriniz.
Geleceğim…
Geleceğim…
Geleceğim ama…
Önce anımı gönderiyorum…
Ke
Na
N
GERÇEK BİR YAŞAM ÖYKÜSÜNÜN KISA BİR KESİTİ:
KULE LOKANTASI
Don lastiğimi balkon demirine bağlamış bungee jumping yapıyordum... siparişleri almaya gelen garson yüzümü ancak beş saniyede bir görüyor, içinden “buna da şükür” diyordu.
Bu, sevgilimle ilk akşam yemeğine çıkışımızdı ve ben zerre kadar heyecan duymuyordum. Dokuzuncu gidiş gelişimde dördüncü kattaki boks salonunun brandasına geydirdim. Bu durum hızımı tahmin edemeyeceğiniz ölçüde azaltmıştı. Garson yüzümü artık 37 saniyede bir görüyor, içinden “nerede kaldı lan bu?!” diyordu.
Sevgilimle 2017. Gidiş gelişimde nişanlandık, 3084. Gidiş gelişimde evlendik… İlk çocuğumuzu 17 bininci gidiş ge… Olur mu… olur mu?!.. Abartmayın; otoban mı burası!
Başa dönelim. Flashback yapalım yani. Siz de bilirsiniz ki, “açım, açım!” diye inleyen bir sevgiliyi susturmanın en kolay yolu, ona “ben de açım lan, göt!” demektir. İşin bu kısmını hallettikten sonra lacilerimi giyip, sevgilim elde, ben ayakta lokantanın yolunu tuttuk… Bir süre yürüdükten sonra, ona “nereye gidiyoruz” diye sordum. Yanıtı kesin ve netti:
- Dur!.. Sakın kıpırdama, olduğun yerde kal! Tam üstüne bastın.
- Neler oluyor?! Neyin tam üstüne bastım?!
- Kapının tabii, andaval! Lokanta kapısının…
- Vay be, işe bak!.. Lokanta kapısını yere kazımışlar; adına da “Kule Lokantası” koymuşlar. Amma matrak ha!
Kapıyı açtığımda yaşadığım dehşeti asla anlatamam. Zemin kat beklerken karşımıza 19. Kat çıkmış, büyük bir ürküntüyle “biz buraya ne zaman çıktık lan?!” diye sevgilime sormuştum… Yüzündeki pis ve anlamsız sırıtışı unutamam… Unutamam da unutamam… Hiçbir şeyi unutamam…
Şef garson açıklama yapana kadar duruma uyanamadım. Bütün garsonların alt tarafının kadın, üst tarafının daha bir kadın olduğunu çakozlayamadım. Şefin anlattığına göre Salvador Dali, zamanında burayı ilk önce resim olarak yapmış; daha sonra istek üzerine, çizgi film misali canlı bir lokantaya dönüştürüp tavana çakmış. Tavan dediği de 19. Kat. Kendimi kaybedip garsona sille tokat nasıl giriştiğimi görmeliydiniz. Saçmalıyordu salak! Bunun bilimsel bir açıklaması olmalıydı ve benim her türlü safsatik palavraya karnım toktu.
Lokantanın en iyi yanı masaların çift kişilik yatak şeklinde dizayn edilmiş olmasıydı. Müşterilerin rahat edebilmesi için yatakların kenarına birer çift pijama ve gecelik de iliştirilmişti… Garsona yemeği balkonda yiyeceğimi söyleyip duşa girdim. Duşta giysilerim çalındığı için salona çırılçıplak geri dönmek zorunda kaldım. Dikkatleri üzerime çekmemek için emin ve dirayetleri adımlarla masama ilerledim. Sevgilimi önüme siper edip pijamamı giydim. Tam yatağa girip dalacakken, pijamanın dehşetengiz lastiği dikkatimi çekti. Hemen çıkarıp arakladım. Lastiğimi sevgilime gemici düğümüyle balkon korkuluğuna bağlatıp etrafı kolaçan etmesini söyledim. Bana salak bir ifadeyle “kolaçan ne demek?” diye sordu. Yine kendimi kaybetmiştim. Garsonu üzerine fırlatıp, “sen şu salağın sorusunu yanıtla, ben bi’yere kadar gidip geliyorum” dedim. Gerçekten de gidip geliyordum... Ama bu, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürüyor, garsona olmadık şeyler hatırlatıyordu.
Garson karımın siparişini normal yollardan, benimkini otobanal yollardan almak zorunda kaldı. “Salyangoz böbrekli erişte”yi tam 6 gidiş gelişte söyleyebildim. Senkron tutturabileceğimizi bilsem, don lastiğimden bi’tane de sevgilime araklayacaktım. Ama nerdeee! O salak tuttursa tuttursa, bir türkü tutturabilirdi. O da eksik olsundu.
Ulan karıya bak be! Sorgulama denen şeyin zerresi yok! Bir sor bakalım; bunları niye yapıyorum?.. Niye bunca uğraş? Kimin için, neyin için ve de niçin? Bir sor bakalım... Hiç, hak getire!..
Bütün bunları yapıyorum; çünkü hazır yiyici demesinler, ekmeğini taştan çıkarıyor, uğraşıyor, didiniyor, sevgilisini baştan çıkarıyor desinler; hepinizi de yesinler...
FİYETOSUN(UM)
- Bana hikâye anlatma
- Hikâyenin içinde yer almak, bazen hikâyeyi anlatmaktan daha zordur... ama sonuçta hepsi hikâyedir ve sadece şunu anlatır: Algı Denize bakıyor, yine buzlar görüyorum; dağlarından küçük okyanuslar eriten ve ister istemez bozuluyorum algıma(!)
PANTOMİM LOKANTASI
Girer gibi yapıp asla giremeyeceğiniz bir lokantaya girdiğinizi düşünün...
GİRİŞ I
Evde oturmuş, reçel kavanozuna girmeye çalışıyordum... Neden zorlandığımı sonra sonra anlamaya başladım: Kavanoz kapalıydı ve ışık yetersizdi. Kapağı açıp önce giysilerimi, ardından da yedi ceddimi içeri tıkıştırdım...
GİRİŞ II
Evde oturmuş, su altı kamerasıyla eski albümleri karıştırıyordum... En matrak resimler bile gözü yaşlı ve bombok görünüyordu.
Bütün vanaları açıp evi tamamen su basana kadar bekledim. Sabırla ve inatla... Üzerimdekileri çıkartıp giyer gibi, kapıyı açıp çıkar gibi yaptım. Islanmasın diye kamerayı üst kattakine hibe edip pis pis sırıtmaya başladım... "Evim yanıyor, gidip itfaiyeye haber vermeliyim" dediğimde, komşunun yüzündeki aptal ifadeyi görmeliydiniz.
Apartmandan çıktığımda suların hâlâ açık olması içimi rahatlatıyor, koltuk altı tüylerimi püfürdetiyordu. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum; Pantomim Lokantası'nın önüne geldiğimde durur gibi yapıp yoluma devam ettim. Onlar da müşteri kaçırdıklarını zannederek, kalp krizi geçirir gibi yapıp birbirlerini tokatlamaya başladılar...
Yüreyim parçalanmıştı. Dayanamayıp geri döndüm ve hiç sorgulamadan içeri daldım. Ortalık, yapar gibi yapanlardan geçilmiyordu. Kürdanla dişini karıştıranlar aslında diş etlerindeki yırtık ve sökükleri dikiyor, tuvalete makyaj temizlemeye gidenler aslında osurup sıçıyor, burunlarını karıştıranlar aslında cinsel dürtülerini tatmin ediyordu...
Garsonu çağırır gibi yapıp, gelir gibi yapmasını bekledim. Neden geldi bilmiyorum ama, geldi salak. Şaşırmış bir halde, "Neden geldiğini" sordum. "Sen çağırdın ya angut!" diye karşılık verdi. Sorun anlaşılmıştı; yapar gibi yapmayan salaklar gerçekten yapıyorlardı. Bu salağı bulduğum iyi olmuştu. Hemen yüzlerce sipariş verip beklemeye koyuldum... On dakika sonra elinde hesap pusulasıyla çıka geldi. "Siparişleri getirmeden hesabı getirmek de neyin nesi oluyor?" diye sormadım bile. Pusulayı alnıma yapıştırıp kıvırtmaya başladı... Çaresizce açıp okudum. İçinde şunlar yazıyordu:
"BİNGO!!! Bu salağı ele geçirmekle, maça kızını bulduğunu sanıyordun, değil mi? Yanıldın bok çuvalı! Kötü tosladın... Şimdi hesabı öder gibi yapıp yanıma gel ve yalnızlığımı paylaş benle..."
İmza
İsmail Müteferrika
Aman tanrımdı! Bu, karşı masada oturan yarı çıplak afetten geliyordu. Yanına gidip, "İsmail, oturabilir miyim?" dedim. "Geri zekalı!.. İsmail garsonun adı, benim adım Cemile" diye karşılık verdi.
Kafam gittikçe karışıyordu ve iyice sinirlenmeye başlamıştım. Burada daha fazla duramazdım. Pusulayı alnımdan kazıyıp Cemile'nin silikonlarına zımbaladım. Ardından, "Heey bakma öyle! Yaka kartınla ortalıklarda dolaşamazdım, değil mi?" deyip dışarı fırladım.
Yaşar gibi yapan güruhun arasındaydım yeniden. Dişleriyle kıçıma yapışan köpekleri ayıklaya ayıklaya ardıma bakmadan eve doğru koşmaya başladım...
Apartmandan içeri girdiğimde, üst kattakini kamerayla taşan suları dışarı atarken yakaladım. Delirmiş bir haldeydi ve çok hızlı hareket ediyordu. Kolundan tutup, "Heey, n'aptığını sanıyorsun?!. Sana belgesel çek diye kamera veriyorum, sense kalkmış doldur boşalt oynuyorsun. Birini falan mı işetmeye çalışıyorsun yoksa?" dedim. Yüzümdeki alaylı ifadeyi farkedip ağlamaya başladı. Duygusallığın alemi yoktu ve ben hiç havamda değildim. Elindeki kamerayı kapıp suya daldım... Önümde işesem de anlamayacağım bir dünya beni bekliyordu.
- Hikâyenin içinde yer almak, bazen hikâyeyi anlatmaktan daha zordur... ama sonuçta hepsi hikâyedir ve sadece şunu anlatır: Algı Denize bakıyor, yine buzlar görüyorum; dağlarından küçük okyanuslar eriten ve ister istemez bozuluyorum algıma(!)
PANTOMİM LOKANTASI
Girer gibi yapıp asla giremeyeceğiniz bir lokantaya girdiğinizi düşünün...
GİRİŞ I
Evde oturmuş, reçel kavanozuna girmeye çalışıyordum... Neden zorlandığımı sonra sonra anlamaya başladım: Kavanoz kapalıydı ve ışık yetersizdi. Kapağı açıp önce giysilerimi, ardından da yedi ceddimi içeri tıkıştırdım...
GİRİŞ II
Evde oturmuş, su altı kamerasıyla eski albümleri karıştırıyordum... En matrak resimler bile gözü yaşlı ve bombok görünüyordu.
Bütün vanaları açıp evi tamamen su basana kadar bekledim. Sabırla ve inatla... Üzerimdekileri çıkartıp giyer gibi, kapıyı açıp çıkar gibi yaptım. Islanmasın diye kamerayı üst kattakine hibe edip pis pis sırıtmaya başladım... "Evim yanıyor, gidip itfaiyeye haber vermeliyim" dediğimde, komşunun yüzündeki aptal ifadeyi görmeliydiniz.
Apartmandan çıktığımda suların hâlâ açık olması içimi rahatlatıyor, koltuk altı tüylerimi püfürdetiyordu. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum; Pantomim Lokantası'nın önüne geldiğimde durur gibi yapıp yoluma devam ettim. Onlar da müşteri kaçırdıklarını zannederek, kalp krizi geçirir gibi yapıp birbirlerini tokatlamaya başladılar...
Yüreyim parçalanmıştı. Dayanamayıp geri döndüm ve hiç sorgulamadan içeri daldım. Ortalık, yapar gibi yapanlardan geçilmiyordu. Kürdanla dişini karıştıranlar aslında diş etlerindeki yırtık ve sökükleri dikiyor, tuvalete makyaj temizlemeye gidenler aslında osurup sıçıyor, burunlarını karıştıranlar aslında cinsel dürtülerini tatmin ediyordu...
Garsonu çağırır gibi yapıp, gelir gibi yapmasını bekledim. Neden geldi bilmiyorum ama, geldi salak. Şaşırmış bir halde, "Neden geldiğini" sordum. "Sen çağırdın ya angut!" diye karşılık verdi. Sorun anlaşılmıştı; yapar gibi yapmayan salaklar gerçekten yapıyorlardı. Bu salağı bulduğum iyi olmuştu. Hemen yüzlerce sipariş verip beklemeye koyuldum... On dakika sonra elinde hesap pusulasıyla çıka geldi. "Siparişleri getirmeden hesabı getirmek de neyin nesi oluyor?" diye sormadım bile. Pusulayı alnıma yapıştırıp kıvırtmaya başladı... Çaresizce açıp okudum. İçinde şunlar yazıyordu:
"BİNGO!!! Bu salağı ele geçirmekle, maça kızını bulduğunu sanıyordun, değil mi? Yanıldın bok çuvalı! Kötü tosladın... Şimdi hesabı öder gibi yapıp yanıma gel ve yalnızlığımı paylaş benle..."
İmza
İsmail Müteferrika
Aman tanrımdı! Bu, karşı masada oturan yarı çıplak afetten geliyordu. Yanına gidip, "İsmail, oturabilir miyim?" dedim. "Geri zekalı!.. İsmail garsonun adı, benim adım Cemile" diye karşılık verdi.
Kafam gittikçe karışıyordu ve iyice sinirlenmeye başlamıştım. Burada daha fazla duramazdım. Pusulayı alnımdan kazıyıp Cemile'nin silikonlarına zımbaladım. Ardından, "Heey bakma öyle! Yaka kartınla ortalıklarda dolaşamazdım, değil mi?" deyip dışarı fırladım.
Yaşar gibi yapan güruhun arasındaydım yeniden. Dişleriyle kıçıma yapışan köpekleri ayıklaya ayıklaya ardıma bakmadan eve doğru koşmaya başladım...
Apartmandan içeri girdiğimde, üst kattakini kamerayla taşan suları dışarı atarken yakaladım. Delirmiş bir haldeydi ve çok hızlı hareket ediyordu. Kolundan tutup, "Heey, n'aptığını sanıyorsun?!. Sana belgesel çek diye kamera veriyorum, sense kalkmış doldur boşalt oynuyorsun. Birini falan mı işetmeye çalışıyorsun yoksa?" dedim. Yüzümdeki alaylı ifadeyi farkedip ağlamaya başladı. Duygusallığın alemi yoktu ve ben hiç havamda değildim. Elindeki kamerayı kapıp suya daldım... Önümde işesem de anlamayacağım bir dünya beni bekliyordu.
PARADİG MASAL
PARADİG ÖYKÜ
- Sıkıcı bir profil olmuş yaaa...
- Ben de sıkıcı biriyimdir zaten...
- Yazık ki durumunuz o derece vahim desenize…
- Vahim de olsa onu seviyorum. O benim bi’ tanem. Onsuz asla yapamam. Yani yaparım da, o olmaz. iki olumsuz bir olumlu olur hesabı, yapsam mı acaba?!
- Ya, sıkıcılığın üstüne bir de bu karmaşa… Karar verememe… Bence siz yol yakınken yapın asıl yapmanız gerekeni!..
- Karar; Sız'lığın üzerine konan bir oluşum ve oluşturma mekanizmasıdır. Hem etken, hem de edilgendir o yüzden de. Yani bu, onu verdiğim an, ona verdirilmişimle aynı anlama gelen bir süreçtir. Ve ben, beni sıkıcı yapan insanlar kadar suçlu olabilirim ancak. Kısaca; SIZ Başındayken uçurum, Anlamıyorsun. Düşerken farketmiyor hiçbir şey. Elinle, Diğer eline tutunmak gibi birşey ANLAM Bana yardım etmek ister misin bebek?! Lütfeeeeeeeeen!...
- Beyfendi yapmayın lütfen! Her gün bir ton psikolojik rahatsızlık eğilimi olan insanla uğraşırken, bir de siz… Etmez olur muyum hiç?!
Ya selam;
Aslında bütün sorun, evde oturmuş canlı olmayan objeler/nesneler hakkında düşünmeye başlamayla başladı (daha önce de belirttiğim gibi, peşpeşe gelen iki olumlu şey, tıpkı peşpeşe gelen iki olumsuzun bir olumlu yapması gibi, bir olumsuzun doğması anlamına geliyor. Ve ne yazık ki bu, durdurulamaz, önlemez ve en son kertede dokunulamaz garip bir takıntı). Olayı sübjektif açıdan değerlendirdiğimde, birdenbire dedim ki kendime; "Ulan salak! Obje / nesne dediğin şey, zaten cansız bir şey. Şimdi tutup da onları cansız diye betimlemenin / tanımlamanın anlamı ne! Hem de göstergebilimcilerin yüzyıllardır süregelen tüm uyarılarına rağmen! Basbas bağırıp durdular adamlar; "Olayları ve süreçleri değerlendirirken, onları meydana getiren tüm etmenleri (kahramanlar, nesneler / objeler, paradigmalar, kaoslar ve paradokslar ve bizatihi doğanın kendisi) en yalın halleriyle ele almak zorundasınız. Yoksa algılama, anlamlandırma ve tanımlama boyutunda beyin denen girift yapı zıvanadan çıkar ve cozurdamaya başlar."Aslında suyu hissetmek yerine ona dokunmanın ve hatta tutunmaya çalışmanın herhangi bir anlamı olamaz” gibi bir şeydi söyledikleri.
Neyse, yol yakınken dönelim misâli cümlenin başına dönmek herkes açısından çok daha hayırlı olacak sanırım. Evet, oturmuş düşünüyordum sevgili cansızlarımızı. Bu kadar kıpırtısız, bu kadar durağan ve bu kadar sessiz olmak zorunda mıydılar?! Nasıl bir günah işlemişlerdi de, Tanrı denen mekanizma tarafından kendilerinin tamamen zıttı olan ve canlı diye adlandırılan bir acayiplikler kumkuması düzenekle dolu hilkat garibesi bir gezegenin tam ortasına fırlatılmışlardı. Üstelik boyut denen şeyin varlığını hissedebilmek için sadece ve sadece edilgen kapılardan geçmek zorundaydılar. Yani en ufacık bir kıpırtı için bile sanki bir haltmışız gibi biz fanilerin ellerine bakmak zorundaydılar. Yasak elma yemekten çok daha beter bir günahları olmalıydı Tanrı katında. Ya da Tanrı denen paradigma, çok acımasız bir oluşumdu. Kim bilebilir ki!
Yıllar önce Cronenberg'in Crash'ını seyrettikten sonra her şey kafamda çok daha netleşmeye başladı. Neyin netleşmeye başladığını, uzun uzadıya anlatmayacağım. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, evrim denen süreçte makinelerle kurduğumuz iletişim dizgesi ve bu dizgenin şifrelerini çözmeye yönelik her türlü uğraş, beynimin en ücra köşelerine asit partikülleri serpiştirip noktasal hayat döngümde beni fazlasıyla paronoid şizofren yapmaya yetti...
Aşağıda bu süreci açımlayan iki yazı yer alıyor. Biri Crash'ı seyrettikten sonra yazıldı; diğeri yıllar sonra her şey daha da netleştikten sonra ortaya çıktı. Bir şeyleri anlıyor muyum, yoksa anlama - yanılsama içerisinde "Oldum ben" deyip bir şeylerle alay etme cüreti gösteriyorum, hiçbir zaman anlayamadım... Yanılsama denen şey gerçekten bu olsa gerek: Anlama boyutunun varlığını hissettiren en büyük yalan. Şimdi sana, bu yazılardan ilkini ve diğerinin yarısını gönderiyorum. Yarısı da iş bittikten sonra. Ee, ne demişler; komik de olmak lazım ve de neme lazım...lık bir tek işemeye yarasaydı keşke!..
1. ÇARPINTI
Üstat Cronenberg’in anısına…
Unutma ki otobüsü sadece bir kişi kullanır.
Diğerleri ya var, ya da yoklardır.
Otobüs kaza yapana dek süregelen anlık temaslardır iletişim dediğimiz.
Tensel bir temas, mekanik bir gürültünün içinde eriyip gider. Birleşme dediğimiz süreç zirveye ulaşmıştır artık.
Et parçaları demir yığınlarına sarılmış, motor yağları kana karışmıştır.
Şırınga gerektirmeyen doğal bir uçuş başlar bedende.
Daha yarım saat önce sana sorular soran salağın koltuk derisiyle bütünleşmiş, anlamsız, ama asla donuk olmayan siluetini dikizlersin baktığın sürece.
Önündekiler ya da arkandakiler de ondan farksızdırlar.
Mekanik toplu seks ayinini başlatan, tanımlayamadığımız otobüs kullanıcısıdır.
Onun Tanrıyla ya da kaderle hiçbir ilgisi yoktur.
O sadece kendisine buyrulduğu gibi bizlere uygun zemini hazırlamıştır.
Ve ayağa kalkıp kalan son nefesiyle haykırır: “Daha ne bekliyorsunuz?!”
2. AZINLIK RAPORU
MAKİNELİ BEŞER
PEDİ SURETİNE YANSIYAN KIZ MAKİNESİ
- İyi ki otobandan gelmişiz ha.
- Neden?
- Patikadan gelseydik, evdeki kurtların sayısını tahmin bile etmek istemezdin
- Kırmızı?!
- Kesinlikle...
- İki kişi ayrılırken şefkatli konuşan taraf, aslında hiç âşık olmamış olandır…
- İki kişi ayrılırken, “Bi’dakka! Hemen geliyorum” şeklinde ayrılmaz mı zaten?.. Ben mi yanlış biliyorum yoksa?!.
HEMEN GELİYORUM MAKİNESİ
Yatakta on dakika geciken erkeklerin yerine kullanılan, içi sıvı dolu tüplerdir. Aslında patlama anında saçılan sıvıların nereye isabet edeceği belli olmadığından, en son tercih edilmesi gereken yöntemlerden biridir. Çoğu durumda sıvıların hedefini şaşırmadan, topluca ana rahmine doğru ilerlediği gözlemlendiyse de, ana rahminin kadından ayrılıp annesinin evine yerleştiği anlarda, sıvılar iç organlarda umutsuz bir yolculuğa çıkmak zorunda kalırlar. On dakika sonra olaya geri gelen erkek, asıl gelmesi gereken şeyin olay değil de, “Kenara çekil” dedirten bir his olduğunu anladığında, çoktan iş işten geçmiş olur. Doğan çocuğa Zürbiye ya da Abdurahman ismi konulmalı, her tarafı gelme dolu anne ise ılık suyla pansuman yapılmalıdır. Hadi bakalım bissh....
- Toplumun nerelerine sokuşturuluyorsunuz sevgili tabular?
- Tabulardan falan bahsetmeyin bu tplumda. Aşağıdakini çalıştırmak zorunda kalırsınız yoksa:
TOPLUMUMUZDA BİR AHLAK ÇÖKÜNTÜSÜ MAKİNESİ
İlk etapta makineye bağlananlar, sosyalleşme adına her şeyden mahrum kalmaya ant içerler. İkinci etapta içilen ant, içeni sarhoş ederek yozlaşma ve çürüme başlar… İçen zıvanadan çıkmış, makine Acıbadem’e doğurmaya giderken sosyal monogramların aklı poligam eşey üremede takılı kalmıştır. Bu duruma tıp dilinde “rulet” dense de, Rus toplumunda gerçekleşme olasılığı altıda bire indirgenmiş, çöken ahlak daha da göçertilmiştir… Terbiyesiz utanmaz arlanmazlar; nataşalar asla nazlanmazlar, muuujjkk!!!!!!
"Severken ölenler, dikkati dağılanlardır. Severken öldürenler, dikkat dağıtanlardır. Sevmeyi bilenler, dikkatli olanlardır..." Oportinist aşığın seyir defterinden Ve sonuna kadar saçmalamak adına…
BEN SANA NE DİYEYİM MAKİNESİ
Söyleyecek bir şeyi olmayan konuşma özürlülerin, ilişkiyi kurtarmak adına mekanik bir şeyden medet ummalarını temsili bir şekilde gerçekleştiren… Okuduğunuz için asıl ben size ne diyeyim ya!!!!!!
- Kariyer kadınları; buyurun buradan yakın…
- Ve Tanrı “kadını”ı da yarattı sonunda… Ya onlar n’apıyor?
DİYALEKTİK SÜREÇTE EMDİRME MAKİNESİ
Tezini ve antitezini aynı anda masaya koyan master öğrencilerinin parmaklarını ve göğüs uçlarını birinci ve ikinci tekil şahısça emdirerek seksten uzak, buhrevi hayatlarına az da olsa su serpmeyi amaçlayan dev vibratörlerdir. Saat yönünde dönenler tezi, tersi yönde dönenler antitezi, hadi kızım hadi!.. Geçti…
- Aman da aman; kimler gelmiş, kimler?! Sevgili eskisine bakın, sevgili eskisine!.. Eskiler alırım… Eskiler yalarım…
- Çok şaşırdım şimdi. Aynen aşağıdaki gibiyim:
OMAYGAAAD MAKİNESİ
Yüz asla tanımlanamayacak vaziyettedir. Bacaklar güneye, ayaklar kuzeye, kol ve eller toprağa bakmaktadır. Penis yerinde duramamakta, göt osuruktan naralar atmaktadır. Şaşırmanın katli gerçekleşmiş, vukuat detektörü kendi kıçına kaçmıştır. Ansa algıların bozulduğu andır.
- İlk bakışı yaşadınız. Bir şeyler yapmak geliyor içinizden… Tanışmak için n’apardınız?
- İlk bakış mı?!
OLAYA BİR DE BÖYLE BAK MAKİNESİ
Sırada Marksist ve feminist gözlükler var… değil mi?
- Ayrılıklara alıştım…
- Ne farkeder ki! Ayrılığın kendisi, birliktelik kadar saçma değil midir sonuçta?! Yeter ki, etrafta toparlayacak bir şeyleriniz olsun:
PILINI PIRTINI MAKİNESİ
Sanırım, pırt; göte ait olanlar, pılsa onun dışında kalanlar… değil mi?
ASFALT YAKAMOZ MAKİNESİ
Sıcaktan eriyen asfaltları, soğuktan geberen hayvanlarla aynı kefede, potada, paydada, şakada şukada… Türkçe’miz çok zengin, değil mi?
- Egom ve ben karşı karşıya kaldık…
- Ego mu?! Ne gerek var ki!
BEN OLMASAYDIM MAKİNESİ
Pasta kalıplarına sığmayan koltukaltlarınızın ve sosyal statünüzün daha da beter kabarmasını sağlayan, sadece 12 mg.’ı bile megalomanyaklığın galaksisinde turlar attıran bir “n’oldum değil, n’olacağım” hatırlatıcısıdır.
- Yurt dışına çıkmasını istediğiniz grup / sanatçılar… Yok mu yoksa?!
- Şöyle şeyler yaşanmadığı uzak bir gelecekte, neden olmasın diyorum (Hep birlikte gideriz hatta):
Bİ ARKADAŞIM AMERİKA’YA GİDİYO MAKİNESİ
“Beyin Göçü” denen maddelerin abazalıktan Özgürlük Anıtı’na çadır kurmalarını temsilen feda ettiğimiz bu kaçıncı arkadaşımız yaaaahu?!!
Bİ ARKADAŞIM ASKERE GİDİYO MAKİNESİ
Bir rotasını şaşırmış bi arkadaşım Amerika’ya gidiyo makinesidir.
BRUNCH MAKİNESİ
Sabah kahvaltısı ve öğle yemeğini tek bir çatı altında toplayarak evlilik öncesi cinselliği tarihe gömen muhafazakar yemek libidolarının bir arada bulunduğu genelevlerdir. Yemekten AIDS bulaşma olasılığının yememekten AIDS bulaşma olasılığına eşitlendiği durumlarda ve kuşunuza gününü gösteren kuşluk vakitlerinde ve elbette ki özentilik en önde… Sırayı bozma, HAYVAN!!!
- Pop-art & Op- art… Ne diyosunuz; görüşleriniz?
- Asıl sen ne diyorsun?!
KAVRAMSAL SALAK MAKİNESİ
60’larda Pop Art’la birlikte spor arabaların gidonlarına tutturulan ve daha sonra M. Duchamp tarafından dev pisuarlardan sökülerek Marilyn Monreo ve Madonna’nın kıçlarına ve göğüs uçlarına yapıştırılan geçici dövmelerdir. Yalayarak ya da suyla çıktıkları gibi erkek arkadaşlarıyla da çıkabilirler.
Bi’ dakka!.. Bu arada, Madonna ve Marcel Duchamp’a salakça bir anakronizma yaşattığımız için Madonna’nın kendisinden, Marcel Duchamp’ın kemiklerinden özür dileriz. Güle güle şimdi…
- Valla ben değil, bilim adamı söylüyor: Amerikalı erkek bir bilim adamının yaptığı araştırma, kadınların hayatının 4 ana döneme ayrıldığını ortaya koymuş:
1) Her şeye ağzı açık ayran budalası olarak baktıkları, söylenen her güzel lafa kolay kandıkları 17 - 25 yaş arasındaki kaz dönemi.
2) Güzelliklerinin farkına vardıkları, o yüzden hep kapris üstüne kapris yaptıkları 25 - 35 yaş arasındaki naz dönemi.
3) Hayatı ve erkekleri tanıyıp gözlerinin açıldığı 35 - 45 yaş arasındaki kurnaz dönemi.
4) Mihrabın yıkıldığı, her şeyin bittiği 45 yaş sonrası enkaz dönemi.
- Onlar önce bitkilerle yaşadıkları ilişkinin hesabını versinler de, sıra, kadınlar hakkında yorum yapmaya gelsin:
FOTOSENTEZ MAKİNESİ
Bitkiler ve bilim adamlarını birbirine düşüren ve sırf bu yüzden güneş enerjisine ihtiyaç duyan, yapay dölleme cihazlarıdır. Bitkilerle olan ilişkilerini bitkisel hayat diye kıçlarından uyduran ve duruma uyanmasınlar diye yeryüzündeki diğer insanların şah damarından ötesini felç ederek bitkilerle analkosaksofonik ilişkiye giren bilim adamları MATRAKRIX… bi dakka ya, bi dakka!… Algının Kapıları…
LOJİSTİK JOİSTİK MAKİNESİ
Sürekli bir şeyler tutmaya alışmış insanoğluna bizzat kendi üreme organını bilgisayar oyunu vites kolu olarak yutturmayı başarmış ender cihazlardan biridir. Alete bak be! Alete bak!…
- Cinsellik, insan doğası üzerinde neden bu kadar etkilidir?
- Bu ülkede bütün kuşaklar aynı sorunu yaşamadı mı sanıyorsunuz?!
SOFİSTİKE KOLTUKALTI TARAYICISI MAKİNESİ
80’ler gençliğine biyoloji ders kitaplarında Doğu Bloğu hatunlarının üreme organı olarak lanse edilen ve ne yazık ki seks denen mevhumun tamamen yanlış anlaşılmasına neden olan sırma saçlı vatkalardır. Sürtünmeyi ve üremeyi aklınızın ucundan bile geçirmeyin.
KAYIP ÇOCUKLAR ŞEHRİ MAKİNESİ
Atlantis’i buldular da... Sıra ona geldi.
BİZİMKİLER BİR YERE GİTSE YA MAKİNESİ
- Aşüfte, sürtük, yosma, şıllık, erospu... Bu kadar... Ha, bi de kaltak...
- Sakin olun lütfen. Kim dedi size kızınızı evde bırakıp tatile çıkın diye? Bakın, sıkıntıdan makinesini bile yapmış kızcağız. Aman da aman...
KASIMPATILARI TESTİSLERİME SAYIN MAKİNESİ
Paranın karşılık olarak bir karşılığı olmadığı durumlarda insanoğlu ve dişisinin bazı şeyleri ne de kolay feda edebileceğini gösteren östrojen hormonudur. Makinesi olduğunu sanmıyorum. Tanrım, yanılmışım; oooooooohhh!!!
ÖZGÜRÜM... ÖZGÜRSÜN... SÜNÜZLER MAKİNESİ
“Kendini ispatlama kaygısı duymadan yaşayabiliyor musun da” hatırlatıcısıdır... Hani...
SARA KRİZİNE DOYAMADAN GİTTİ YAVRUCAK MAKİNESİ
“İnsanla krizi arasındaki tutku dolu (ne demek bu ya!) ilişkiyi anlatan en güzel aşk hikayelerinden biridir” makinesinin dilimize uyarlanmış versiyonudur. İlişkiyi bitirmek isteyenler soğan koklamalı ya da krizi soğanla şeyetmelidir.
- Dereler… tepeler… lağımlar… Nerdeee… şimdiki eskiler?
- Bu bir kampanya mı? “Eskilerini getirin, yenilerine sayalım” hesaaaabı…
ESKİ TELEFONLARINIZI MAKİNESİ
Ben de yeni telefonlarınızı!!!
BRITE POP, HIP - HOP, HAYDİ GENÇLİK HOP HOP MAKİNESİ
Elvis Presley, Eminem ve Syd Barrett’ın çiftleşmesi sonucu ortaya çıkmış ve dilimize mükemmel bir şekilde cover’lanmış bir taş plâktan şeyimize makinesidir.
- Biri bana söyleyebilir mi; neden mitolojilerde tanrılar en bi’has yakınlarıyla cinsel ilişkiye giriyorlar? Nedir alıp veremedikleri, ya da verip alamadıkları?
- [Gölgeleri görüyorum/ Güneşteki lekelerin hareketleri.../ Kıpır Kıpır bir peygamber edasında/ Babasını kıskanan bir Meryem çekiciliği/ Ve buzları söndüren/ Ensest âyinleri...] Ya ensest hep vardı, ya da sonuna kadar hep merak edeceğiz ne olduğunu!
EN SEST MAKİNESİ
Anne ben nasıl dünyaya geldim
Beni baban skti
Seni de ben
PARADİG ÖYKÜ
- Sıkıcı bir profil olmuş yaaa...
- Ben de sıkıcı biriyimdir zaten...
- Yazık ki durumunuz o derece vahim desenize…
- Vahim de olsa onu seviyorum. O benim bi’ tanem. Onsuz asla yapamam. Yani yaparım da, o olmaz. iki olumsuz bir olumlu olur hesabı, yapsam mı acaba?!
- Ya, sıkıcılığın üstüne bir de bu karmaşa… Karar verememe… Bence siz yol yakınken yapın asıl yapmanız gerekeni!..
- Karar; Sız'lığın üzerine konan bir oluşum ve oluşturma mekanizmasıdır. Hem etken, hem de edilgendir o yüzden de. Yani bu, onu verdiğim an, ona verdirilmişimle aynı anlama gelen bir süreçtir. Ve ben, beni sıkıcı yapan insanlar kadar suçlu olabilirim ancak. Kısaca; SIZ Başındayken uçurum, Anlamıyorsun. Düşerken farketmiyor hiçbir şey. Elinle, Diğer eline tutunmak gibi birşey ANLAM Bana yardım etmek ister misin bebek?! Lütfeeeeeeeeen!...
- Beyfendi yapmayın lütfen! Her gün bir ton psikolojik rahatsızlık eğilimi olan insanla uğraşırken, bir de siz… Etmez olur muyum hiç?!
Ya selam;
Aslında bütün sorun, evde oturmuş canlı olmayan objeler/nesneler hakkında düşünmeye başlamayla başladı (daha önce de belirttiğim gibi, peşpeşe gelen iki olumlu şey, tıpkı peşpeşe gelen iki olumsuzun bir olumlu yapması gibi, bir olumsuzun doğması anlamına geliyor. Ve ne yazık ki bu, durdurulamaz, önlemez ve en son kertede dokunulamaz garip bir takıntı). Olayı sübjektif açıdan değerlendirdiğimde, birdenbire dedim ki kendime; "Ulan salak! Obje / nesne dediğin şey, zaten cansız bir şey. Şimdi tutup da onları cansız diye betimlemenin / tanımlamanın anlamı ne! Hem de göstergebilimcilerin yüzyıllardır süregelen tüm uyarılarına rağmen! Basbas bağırıp durdular adamlar; "Olayları ve süreçleri değerlendirirken, onları meydana getiren tüm etmenleri (kahramanlar, nesneler / objeler, paradigmalar, kaoslar ve paradokslar ve bizatihi doğanın kendisi) en yalın halleriyle ele almak zorundasınız. Yoksa algılama, anlamlandırma ve tanımlama boyutunda beyin denen girift yapı zıvanadan çıkar ve cozurdamaya başlar."Aslında suyu hissetmek yerine ona dokunmanın ve hatta tutunmaya çalışmanın herhangi bir anlamı olamaz” gibi bir şeydi söyledikleri.
Neyse, yol yakınken dönelim misâli cümlenin başına dönmek herkes açısından çok daha hayırlı olacak sanırım. Evet, oturmuş düşünüyordum sevgili cansızlarımızı. Bu kadar kıpırtısız, bu kadar durağan ve bu kadar sessiz olmak zorunda mıydılar?! Nasıl bir günah işlemişlerdi de, Tanrı denen mekanizma tarafından kendilerinin tamamen zıttı olan ve canlı diye adlandırılan bir acayiplikler kumkuması düzenekle dolu hilkat garibesi bir gezegenin tam ortasına fırlatılmışlardı. Üstelik boyut denen şeyin varlığını hissedebilmek için sadece ve sadece edilgen kapılardan geçmek zorundaydılar. Yani en ufacık bir kıpırtı için bile sanki bir haltmışız gibi biz fanilerin ellerine bakmak zorundaydılar. Yasak elma yemekten çok daha beter bir günahları olmalıydı Tanrı katında. Ya da Tanrı denen paradigma, çok acımasız bir oluşumdu. Kim bilebilir ki!
Yıllar önce Cronenberg'in Crash'ını seyrettikten sonra her şey kafamda çok daha netleşmeye başladı. Neyin netleşmeye başladığını, uzun uzadıya anlatmayacağım. Ama şunu çok iyi biliyorum ki, evrim denen süreçte makinelerle kurduğumuz iletişim dizgesi ve bu dizgenin şifrelerini çözmeye yönelik her türlü uğraş, beynimin en ücra köşelerine asit partikülleri serpiştirip noktasal hayat döngümde beni fazlasıyla paronoid şizofren yapmaya yetti...
Aşağıda bu süreci açımlayan iki yazı yer alıyor. Biri Crash'ı seyrettikten sonra yazıldı; diğeri yıllar sonra her şey daha da netleştikten sonra ortaya çıktı. Bir şeyleri anlıyor muyum, yoksa anlama - yanılsama içerisinde "Oldum ben" deyip bir şeylerle alay etme cüreti gösteriyorum, hiçbir zaman anlayamadım... Yanılsama denen şey gerçekten bu olsa gerek: Anlama boyutunun varlığını hissettiren en büyük yalan. Şimdi sana, bu yazılardan ilkini ve diğerinin yarısını gönderiyorum. Yarısı da iş bittikten sonra. Ee, ne demişler; komik de olmak lazım ve de neme lazım...lık bir tek işemeye yarasaydı keşke!..
1. ÇARPINTI
Üstat Cronenberg’in anısına…
Unutma ki otobüsü sadece bir kişi kullanır.
Diğerleri ya var, ya da yoklardır.
Otobüs kaza yapana dek süregelen anlık temaslardır iletişim dediğimiz.
Tensel bir temas, mekanik bir gürültünün içinde eriyip gider. Birleşme dediğimiz süreç zirveye ulaşmıştır artık.
Et parçaları demir yığınlarına sarılmış, motor yağları kana karışmıştır.
Şırınga gerektirmeyen doğal bir uçuş başlar bedende.
Daha yarım saat önce sana sorular soran salağın koltuk derisiyle bütünleşmiş, anlamsız, ama asla donuk olmayan siluetini dikizlersin baktığın sürece.
Önündekiler ya da arkandakiler de ondan farksızdırlar.
Mekanik toplu seks ayinini başlatan, tanımlayamadığımız otobüs kullanıcısıdır.
Onun Tanrıyla ya da kaderle hiçbir ilgisi yoktur.
O sadece kendisine buyrulduğu gibi bizlere uygun zemini hazırlamıştır.
Ve ayağa kalkıp kalan son nefesiyle haykırır: “Daha ne bekliyorsunuz?!”
2. AZINLIK RAPORU
MAKİNELİ BEŞER
PEDİ SURETİNE YANSIYAN KIZ MAKİNESİ
- İyi ki otobandan gelmişiz ha.
- Neden?
- Patikadan gelseydik, evdeki kurtların sayısını tahmin bile etmek istemezdin
- Kırmızı?!
- Kesinlikle...
- İki kişi ayrılırken şefkatli konuşan taraf, aslında hiç âşık olmamış olandır…
- İki kişi ayrılırken, “Bi’dakka! Hemen geliyorum” şeklinde ayrılmaz mı zaten?.. Ben mi yanlış biliyorum yoksa?!.
HEMEN GELİYORUM MAKİNESİ
Yatakta on dakika geciken erkeklerin yerine kullanılan, içi sıvı dolu tüplerdir. Aslında patlama anında saçılan sıvıların nereye isabet edeceği belli olmadığından, en son tercih edilmesi gereken yöntemlerden biridir. Çoğu durumda sıvıların hedefini şaşırmadan, topluca ana rahmine doğru ilerlediği gözlemlendiyse de, ana rahminin kadından ayrılıp annesinin evine yerleştiği anlarda, sıvılar iç organlarda umutsuz bir yolculuğa çıkmak zorunda kalırlar. On dakika sonra olaya geri gelen erkek, asıl gelmesi gereken şeyin olay değil de, “Kenara çekil” dedirten bir his olduğunu anladığında, çoktan iş işten geçmiş olur. Doğan çocuğa Zürbiye ya da Abdurahman ismi konulmalı, her tarafı gelme dolu anne ise ılık suyla pansuman yapılmalıdır. Hadi bakalım bissh....
- Toplumun nerelerine sokuşturuluyorsunuz sevgili tabular?
- Tabulardan falan bahsetmeyin bu tplumda. Aşağıdakini çalıştırmak zorunda kalırsınız yoksa:
TOPLUMUMUZDA BİR AHLAK ÇÖKÜNTÜSÜ MAKİNESİ
İlk etapta makineye bağlananlar, sosyalleşme adına her şeyden mahrum kalmaya ant içerler. İkinci etapta içilen ant, içeni sarhoş ederek yozlaşma ve çürüme başlar… İçen zıvanadan çıkmış, makine Acıbadem’e doğurmaya giderken sosyal monogramların aklı poligam eşey üremede takılı kalmıştır. Bu duruma tıp dilinde “rulet” dense de, Rus toplumunda gerçekleşme olasılığı altıda bire indirgenmiş, çöken ahlak daha da göçertilmiştir… Terbiyesiz utanmaz arlanmazlar; nataşalar asla nazlanmazlar, muuujjkk!!!!!!
"Severken ölenler, dikkati dağılanlardır. Severken öldürenler, dikkat dağıtanlardır. Sevmeyi bilenler, dikkatli olanlardır..." Oportinist aşığın seyir defterinden Ve sonuna kadar saçmalamak adına…
BEN SANA NE DİYEYİM MAKİNESİ
Söyleyecek bir şeyi olmayan konuşma özürlülerin, ilişkiyi kurtarmak adına mekanik bir şeyden medet ummalarını temsili bir şekilde gerçekleştiren… Okuduğunuz için asıl ben size ne diyeyim ya!!!!!!
- Kariyer kadınları; buyurun buradan yakın…
- Ve Tanrı “kadını”ı da yarattı sonunda… Ya onlar n’apıyor?
DİYALEKTİK SÜREÇTE EMDİRME MAKİNESİ
Tezini ve antitezini aynı anda masaya koyan master öğrencilerinin parmaklarını ve göğüs uçlarını birinci ve ikinci tekil şahısça emdirerek seksten uzak, buhrevi hayatlarına az da olsa su serpmeyi amaçlayan dev vibratörlerdir. Saat yönünde dönenler tezi, tersi yönde dönenler antitezi, hadi kızım hadi!.. Geçti…
- Aman da aman; kimler gelmiş, kimler?! Sevgili eskisine bakın, sevgili eskisine!.. Eskiler alırım… Eskiler yalarım…
- Çok şaşırdım şimdi. Aynen aşağıdaki gibiyim:
OMAYGAAAD MAKİNESİ
Yüz asla tanımlanamayacak vaziyettedir. Bacaklar güneye, ayaklar kuzeye, kol ve eller toprağa bakmaktadır. Penis yerinde duramamakta, göt osuruktan naralar atmaktadır. Şaşırmanın katli gerçekleşmiş, vukuat detektörü kendi kıçına kaçmıştır. Ansa algıların bozulduğu andır.
- İlk bakışı yaşadınız. Bir şeyler yapmak geliyor içinizden… Tanışmak için n’apardınız?
- İlk bakış mı?!
OLAYA BİR DE BÖYLE BAK MAKİNESİ
Sırada Marksist ve feminist gözlükler var… değil mi?
- Ayrılıklara alıştım…
- Ne farkeder ki! Ayrılığın kendisi, birliktelik kadar saçma değil midir sonuçta?! Yeter ki, etrafta toparlayacak bir şeyleriniz olsun:
PILINI PIRTINI MAKİNESİ
Sanırım, pırt; göte ait olanlar, pılsa onun dışında kalanlar… değil mi?
ASFALT YAKAMOZ MAKİNESİ
Sıcaktan eriyen asfaltları, soğuktan geberen hayvanlarla aynı kefede, potada, paydada, şakada şukada… Türkçe’miz çok zengin, değil mi?
- Egom ve ben karşı karşıya kaldık…
- Ego mu?! Ne gerek var ki!
BEN OLMASAYDIM MAKİNESİ
Pasta kalıplarına sığmayan koltukaltlarınızın ve sosyal statünüzün daha da beter kabarmasını sağlayan, sadece 12 mg.’ı bile megalomanyaklığın galaksisinde turlar attıran bir “n’oldum değil, n’olacağım” hatırlatıcısıdır.
- Yurt dışına çıkmasını istediğiniz grup / sanatçılar… Yok mu yoksa?!
- Şöyle şeyler yaşanmadığı uzak bir gelecekte, neden olmasın diyorum (Hep birlikte gideriz hatta):
Bİ ARKADAŞIM AMERİKA’YA GİDİYO MAKİNESİ
“Beyin Göçü” denen maddelerin abazalıktan Özgürlük Anıtı’na çadır kurmalarını temsilen feda ettiğimiz bu kaçıncı arkadaşımız yaaaahu?!!
Bİ ARKADAŞIM ASKERE GİDİYO MAKİNESİ
Bir rotasını şaşırmış bi arkadaşım Amerika’ya gidiyo makinesidir.
BRUNCH MAKİNESİ
Sabah kahvaltısı ve öğle yemeğini tek bir çatı altında toplayarak evlilik öncesi cinselliği tarihe gömen muhafazakar yemek libidolarının bir arada bulunduğu genelevlerdir. Yemekten AIDS bulaşma olasılığının yememekten AIDS bulaşma olasılığına eşitlendiği durumlarda ve kuşunuza gününü gösteren kuşluk vakitlerinde ve elbette ki özentilik en önde… Sırayı bozma, HAYVAN!!!
- Pop-art & Op- art… Ne diyosunuz; görüşleriniz?
- Asıl sen ne diyorsun?!
KAVRAMSAL SALAK MAKİNESİ
60’larda Pop Art’la birlikte spor arabaların gidonlarına tutturulan ve daha sonra M. Duchamp tarafından dev pisuarlardan sökülerek Marilyn Monreo ve Madonna’nın kıçlarına ve göğüs uçlarına yapıştırılan geçici dövmelerdir. Yalayarak ya da suyla çıktıkları gibi erkek arkadaşlarıyla da çıkabilirler.
Bi’ dakka!.. Bu arada, Madonna ve Marcel Duchamp’a salakça bir anakronizma yaşattığımız için Madonna’nın kendisinden, Marcel Duchamp’ın kemiklerinden özür dileriz. Güle güle şimdi…
- Valla ben değil, bilim adamı söylüyor: Amerikalı erkek bir bilim adamının yaptığı araştırma, kadınların hayatının 4 ana döneme ayrıldığını ortaya koymuş:
1) Her şeye ağzı açık ayran budalası olarak baktıkları, söylenen her güzel lafa kolay kandıkları 17 - 25 yaş arasındaki kaz dönemi.
2) Güzelliklerinin farkına vardıkları, o yüzden hep kapris üstüne kapris yaptıkları 25 - 35 yaş arasındaki naz dönemi.
3) Hayatı ve erkekleri tanıyıp gözlerinin açıldığı 35 - 45 yaş arasındaki kurnaz dönemi.
4) Mihrabın yıkıldığı, her şeyin bittiği 45 yaş sonrası enkaz dönemi.
- Onlar önce bitkilerle yaşadıkları ilişkinin hesabını versinler de, sıra, kadınlar hakkında yorum yapmaya gelsin:
FOTOSENTEZ MAKİNESİ
Bitkiler ve bilim adamlarını birbirine düşüren ve sırf bu yüzden güneş enerjisine ihtiyaç duyan, yapay dölleme cihazlarıdır. Bitkilerle olan ilişkilerini bitkisel hayat diye kıçlarından uyduran ve duruma uyanmasınlar diye yeryüzündeki diğer insanların şah damarından ötesini felç ederek bitkilerle analkosaksofonik ilişkiye giren bilim adamları MATRAKRIX… bi dakka ya, bi dakka!… Algının Kapıları…
LOJİSTİK JOİSTİK MAKİNESİ
Sürekli bir şeyler tutmaya alışmış insanoğluna bizzat kendi üreme organını bilgisayar oyunu vites kolu olarak yutturmayı başarmış ender cihazlardan biridir. Alete bak be! Alete bak!…
- Cinsellik, insan doğası üzerinde neden bu kadar etkilidir?
- Bu ülkede bütün kuşaklar aynı sorunu yaşamadı mı sanıyorsunuz?!
SOFİSTİKE KOLTUKALTI TARAYICISI MAKİNESİ
80’ler gençliğine biyoloji ders kitaplarında Doğu Bloğu hatunlarının üreme organı olarak lanse edilen ve ne yazık ki seks denen mevhumun tamamen yanlış anlaşılmasına neden olan sırma saçlı vatkalardır. Sürtünmeyi ve üremeyi aklınızın ucundan bile geçirmeyin.
KAYIP ÇOCUKLAR ŞEHRİ MAKİNESİ
Atlantis’i buldular da... Sıra ona geldi.
BİZİMKİLER BİR YERE GİTSE YA MAKİNESİ
- Aşüfte, sürtük, yosma, şıllık, erospu... Bu kadar... Ha, bi de kaltak...
- Sakin olun lütfen. Kim dedi size kızınızı evde bırakıp tatile çıkın diye? Bakın, sıkıntıdan makinesini bile yapmış kızcağız. Aman da aman...
KASIMPATILARI TESTİSLERİME SAYIN MAKİNESİ
Paranın karşılık olarak bir karşılığı olmadığı durumlarda insanoğlu ve dişisinin bazı şeyleri ne de kolay feda edebileceğini gösteren östrojen hormonudur. Makinesi olduğunu sanmıyorum. Tanrım, yanılmışım; oooooooohhh!!!
ÖZGÜRÜM... ÖZGÜRSÜN... SÜNÜZLER MAKİNESİ
“Kendini ispatlama kaygısı duymadan yaşayabiliyor musun da” hatırlatıcısıdır... Hani...
SARA KRİZİNE DOYAMADAN GİTTİ YAVRUCAK MAKİNESİ
“İnsanla krizi arasındaki tutku dolu (ne demek bu ya!) ilişkiyi anlatan en güzel aşk hikayelerinden biridir” makinesinin dilimize uyarlanmış versiyonudur. İlişkiyi bitirmek isteyenler soğan koklamalı ya da krizi soğanla şeyetmelidir.
- Dereler… tepeler… lağımlar… Nerdeee… şimdiki eskiler?
- Bu bir kampanya mı? “Eskilerini getirin, yenilerine sayalım” hesaaaabı…
ESKİ TELEFONLARINIZI MAKİNESİ
Ben de yeni telefonlarınızı!!!
BRITE POP, HIP - HOP, HAYDİ GENÇLİK HOP HOP MAKİNESİ
Elvis Presley, Eminem ve Syd Barrett’ın çiftleşmesi sonucu ortaya çıkmış ve dilimize mükemmel bir şekilde cover’lanmış bir taş plâktan şeyimize makinesidir.
- Biri bana söyleyebilir mi; neden mitolojilerde tanrılar en bi’has yakınlarıyla cinsel ilişkiye giriyorlar? Nedir alıp veremedikleri, ya da verip alamadıkları?
- [Gölgeleri görüyorum/ Güneşteki lekelerin hareketleri.../ Kıpır Kıpır bir peygamber edasında/ Babasını kıskanan bir Meryem çekiciliği/ Ve buzları söndüren/ Ensest âyinleri...] Ya ensest hep vardı, ya da sonuna kadar hep merak edeceğiz ne olduğunu!
EN SEST MAKİNESİ
Anne ben nasıl dünyaya geldim
Beni baban skti
Seni de ben
BEYAZ KUTSANMIŞLIKLAR
İşte bir canlı bombayla daha beraber yürüyorum... Birazdan patlayacak ama hiç patlamayacak gibi bu dünya için yaşıyor. Kavşağın sağından birlikte sola dönüyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz bilmiyorum ama yapıyoruz işte... O, hayatının son anları olduğu için gönül rahatlığıyla ve kıvırtarak yürüyor. Bense gerginim. İçimi, yaşayacak mıyım, yaşamayacak mıyım papatya falı gerginliği kaplamış çoktan. Kavşağın sonunda mavi puantiyeli bir Ferrari önümüzü kesiyor... Canlı bomba çok fazla kıvırtmış olmalı... içerdekiler camı açıp canlıyla sıkı bir pazarlığa girişiyorlar ve saati 50 kopekte anlaşıyorlar... Salak Ferrari, neyin içine gireceğinin farkında bile değil. Cinsel ilişki sırasında patlayan bir canlı bomba da kutsal bir uğurda mevta olmuş sayılır mı acaba?!! Ya da ilişki sırasında patlamak denen şey gerçek anlamda bu mudur acaba?!.. Aaaha! Pıtladılar işte... Önce İtalyan Milli Marşı çalınıyor, ardından arabanın marşına basılıyor... Yolun açık olsun teokrasi... daat daaaaaaaaaat!....... .
İşte bir canlı bombayla daha beraber yürüyorum... Birazdan patlayacak ama hiç patlamayacak gibi bu dünya için yaşıyor. Kavşağın sağından birlikte sola dönüyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz bilmiyorum ama yapıyoruz işte... O, hayatının son anları olduğu için gönül rahatlığıyla ve kıvırtarak yürüyor. Bense gerginim. İçimi, yaşayacak mıyım, yaşamayacak mıyım papatya falı gerginliği kaplamış çoktan. Kavşağın sonunda mavi puantiyeli bir Ferrari önümüzü kesiyor... Canlı bomba çok fazla kıvırtmış olmalı... içerdekiler camı açıp canlıyla sıkı bir pazarlığa girişiyorlar ve saati 50 kopekte anlaşıyorlar... Salak Ferrari, neyin içine gireceğinin farkında bile değil. Cinsel ilişki sırasında patlayan bir canlı bomba da kutsal bir uğurda mevta olmuş sayılır mı acaba?!! Ya da ilişki sırasında patlamak denen şey gerçek anlamda bu mudur acaba?!.. Aaaha! Pıtladılar işte... Önce İtalyan Milli Marşı çalınıyor, ardından arabanın marşına basılıyor... Yolun açık olsun teokrasi... daat daaaaaaaaaat!....... .
Sevgili Zevcem;
16 / 03 / 1473 tarihli ve 186 sayılı mektubunu aldım. Çok sevindim.
Kukuna sürterek Hepatit C bulaştırdığın mektup yüzünden başıma gelmedik kalmadı.
Mektubu açan sol elim AİDS’e yakalandı ve bağışıklık sistemini kaybederek olur olmaz sıçmaya başladı. Dün vapurda cemiyet içerisinde tüm uyarılara rağmen üç defa art arda hunharca osurması, bardağı taşıran son damla oldu… Sol elimi, ağabeyler ablalar; şu elimde görmüş olduğunuz tükenmez kalem satıcısı ve boylarını kısa göstersin diye yanlamasına çizgili miço kıyafetleriyle bezeli tayfaların da yardımıyla ve Allah’ın izniyle vapurdan dışarı çıkardık. Fakat gel gör ki dışarıda denizden başka bir şey yoktu ve dördümüz birden aynı anda birbirimize; “Acaba hangimiz daha salak?” bakışı fırlatmak zorunda kaldık… Sol elimi alıp münasip bir yerime sokmamı söyleyen ilk kişi vapur kaptanı Hıdır Reis oldu. Hızır gibi yetişmişti Hıdır, ve “Hızır mıdır her Hıdır?” tekerlemesini peş peşe 2033 defa hatasız söyleyerek bu alanda kırılması çok gülünç bir rekora imza atmış oldu kendileri…
Anladım, sıkıldın sol elimden ve geçmemi istiyorsun. Yani kısaca, “ Kapat şu konuyu!” diyorsun. Ama unutma ki ecnebiler onla ilgili bir filim bile yaptılar ve “film” kelimesini nasıl yazdığıma pek bi’ şaşırdılar. “Filim” miş! Öküzüm ya da buzağım olmasın sakın o?! Özeleştirinin kralı burada; gel vatandaş, keeel!.. Ne diyordum? Ha, yaptılar filmi ve adına da Mayleftfut, yani Sol Ayağım koydular. Şimdi sıra Sol El’de, yaaani, Maylefthent’te:
SAHNE 28 / ÇEKİM KÜSÜR DIŞ / GÜNDÜZ
Sol El kıvırtarak aynaya doğru
Yaklaşır ve cebinden bir izmarit,
Çıkartıp öne doğru uzatır. SOL EL
Bu ne?
Sağ El şaşkın bir ifadeyle; SAĞ El
Ne ne?!
Sol El taviz vermez tavrına tam gaz; SOL EL
Bu…
Sağ El sinirlenmeye başlar: SAĞ EL
De siktir!
Yönetmen oturduğu yerden fırlayarak; “KEES” diye bağırır ve hızla oyuncusunun yanına gelir. Yönetmen tam bir zır delidir ve koca filmin tek bir oyuncusu vardır, o da kendisidir. Bu, onu deli yapmaz biliyorum ama, elleriyle konuşması ve sesini yükselterek onları azarlamaya ve hatta duvara geçirmeye başlaması, en azından görüntü bazında kendisini ziyâdesiyle deli yapar. Tabii bence….
Off bebeğim ya! Nasıl bir mektup zerkeylediysen bana, karşılık olarak şurada insan gibi 2 gr. laf edemiyor insan… “İnsan”ı bile ikiliyorum artık; bunadım ben bebeğim… Nâzan Abla’nın parçasında garkeylediği gibi beni teneşir paklar artık. Al işte; şimdi de iki kere artık! N’apacaksın; mukadderat işte!
Seni ve sıcak tenini ooo kadar özledim ki!.. Bu arada seni aldatmıyor da değilim ha!.. Ama senin yerin bir başka bebeğim, ve senden kralı yok bu âlemde… Tüm kadınlar bir yana, sen bir yana; bense yana yana bebeğim… Tahterevallinin bir kefesine seni, diğerine de dünyadaki tüm kadınları koysalar, yine de seni seçerim bebeğim… Düldülü altın kefene sarmışlar, “Yine de vatanım!” demiş, ama öteki tarafa gitmekten de yırtamamış yaramaz kurnaz. Bu arada kefenin diğer ucundaki hatun-u şahanelerin adedi ve ağırlığından dolayı olacak ki, senin o hızla hangi galaksiye doğru yol alacağını düşünmeden edemiyor benim gibi her er kişi…
Aman ya! Pek bir ağırlaştım… Açıkçası azıcık ağır geldi muhabbet bana. Rehavet çöktü nedense her yanıma. Ben soyunup serpilip duşa gireceğim bebeğim… İstediğin bi’ şey var mı hamham-ı deryadan?.. Kurna, su, damla, katre, ab, ma, Abba, atta… Ha, var mı istediğin bi’ şey?...
16 / 03 / 1473 tarihli ve 186 sayılı mektubunu aldım. Çok sevindim.
Kukuna sürterek Hepatit C bulaştırdığın mektup yüzünden başıma gelmedik kalmadı.
Mektubu açan sol elim AİDS’e yakalandı ve bağışıklık sistemini kaybederek olur olmaz sıçmaya başladı. Dün vapurda cemiyet içerisinde tüm uyarılara rağmen üç defa art arda hunharca osurması, bardağı taşıran son damla oldu… Sol elimi, ağabeyler ablalar; şu elimde görmüş olduğunuz tükenmez kalem satıcısı ve boylarını kısa göstersin diye yanlamasına çizgili miço kıyafetleriyle bezeli tayfaların da yardımıyla ve Allah’ın izniyle vapurdan dışarı çıkardık. Fakat gel gör ki dışarıda denizden başka bir şey yoktu ve dördümüz birden aynı anda birbirimize; “Acaba hangimiz daha salak?” bakışı fırlatmak zorunda kaldık… Sol elimi alıp münasip bir yerime sokmamı söyleyen ilk kişi vapur kaptanı Hıdır Reis oldu. Hızır gibi yetişmişti Hıdır, ve “Hızır mıdır her Hıdır?” tekerlemesini peş peşe 2033 defa hatasız söyleyerek bu alanda kırılması çok gülünç bir rekora imza atmış oldu kendileri…
Anladım, sıkıldın sol elimden ve geçmemi istiyorsun. Yani kısaca, “ Kapat şu konuyu!” diyorsun. Ama unutma ki ecnebiler onla ilgili bir filim bile yaptılar ve “film” kelimesini nasıl yazdığıma pek bi’ şaşırdılar. “Filim” miş! Öküzüm ya da buzağım olmasın sakın o?! Özeleştirinin kralı burada; gel vatandaş, keeel!.. Ne diyordum? Ha, yaptılar filmi ve adına da Mayleftfut, yani Sol Ayağım koydular. Şimdi sıra Sol El’de, yaaani, Maylefthent’te:
SAHNE 28 / ÇEKİM KÜSÜR DIŞ / GÜNDÜZ
Sol El kıvırtarak aynaya doğru
Yaklaşır ve cebinden bir izmarit,
Çıkartıp öne doğru uzatır. SOL EL
Bu ne?
Sağ El şaşkın bir ifadeyle; SAĞ El
Ne ne?!
Sol El taviz vermez tavrına tam gaz; SOL EL
Bu…
Sağ El sinirlenmeye başlar: SAĞ EL
De siktir!
Yönetmen oturduğu yerden fırlayarak; “KEES” diye bağırır ve hızla oyuncusunun yanına gelir. Yönetmen tam bir zır delidir ve koca filmin tek bir oyuncusu vardır, o da kendisidir. Bu, onu deli yapmaz biliyorum ama, elleriyle konuşması ve sesini yükselterek onları azarlamaya ve hatta duvara geçirmeye başlaması, en azından görüntü bazında kendisini ziyâdesiyle deli yapar. Tabii bence….
Off bebeğim ya! Nasıl bir mektup zerkeylediysen bana, karşılık olarak şurada insan gibi 2 gr. laf edemiyor insan… “İnsan”ı bile ikiliyorum artık; bunadım ben bebeğim… Nâzan Abla’nın parçasında garkeylediği gibi beni teneşir paklar artık. Al işte; şimdi de iki kere artık! N’apacaksın; mukadderat işte!
Seni ve sıcak tenini ooo kadar özledim ki!.. Bu arada seni aldatmıyor da değilim ha!.. Ama senin yerin bir başka bebeğim, ve senden kralı yok bu âlemde… Tüm kadınlar bir yana, sen bir yana; bense yana yana bebeğim… Tahterevallinin bir kefesine seni, diğerine de dünyadaki tüm kadınları koysalar, yine de seni seçerim bebeğim… Düldülü altın kefene sarmışlar, “Yine de vatanım!” demiş, ama öteki tarafa gitmekten de yırtamamış yaramaz kurnaz. Bu arada kefenin diğer ucundaki hatun-u şahanelerin adedi ve ağırlığından dolayı olacak ki, senin o hızla hangi galaksiye doğru yol alacağını düşünmeden edemiyor benim gibi her er kişi…
Aman ya! Pek bir ağırlaştım… Açıkçası azıcık ağır geldi muhabbet bana. Rehavet çöktü nedense her yanıma. Ben soyunup serpilip duşa gireceğim bebeğim… İstediğin bi’ şey var mı hamham-ı deryadan?.. Kurna, su, damla, katre, ab, ma, Abba, atta… Ha, var mı istediğin bi’ şey?...
TEDİRGİN / T / ben / sanat / sana
Bir yandan sevişiyor, diğer yandan da gusl / boy don’t cray abdesti alıyordum… Ağız tadıyla karda yürümeyenlerdendim kısaca… ya da uzunca. Kendim silemeyecek kadar elden ayaktan düşmüştüm ve izleri silsin diye tuttuğum hizmetçilerin haddi hesabı yoktu.
Osurdum… Ama ağız tadıyla koklayamadım bile.
Kırlangıçlar havalarda uçuşuyor, uçuşamayanlar aynı bankanın farklı mevduat hesabına aynı kişi tarafından farklı kimliklerle yatırılıyor, şizofren banka memurlarına taş çıkartıyordum. Pardon, özne ben değildim.
Sevgilimin vajinal derinliği, göbek kordonundan anüsüne kadar –yatay mı, dikey mi? Ha siktir! Çelişkenini de hesaba katarsak- iki salkım büyüklüğünde ve ancak ve ancak bazı sonbahar mevsimlerinde, o da hasat iyiyse ölçülebiliyordu. Kapıyı çalmadan ona her girdiğimde, ördüğü ibrişimleri muşambaya bırakıyor, cibilliyetsiz bir sekse yelken açmak için pencerenin kapalı tarafından aşağı atlıyordum (zamana geydiren özne çelişkisi). Olayın zemin katta vuku bulması, onun / benim yeteri kadar yere düşmesini engelliyordu. Avını sabırsızlıkla bekleyen yerçekimiyse, her seferinde “sikicem bi tarafınızı!” kâbilinden hayal kırıklıkları yaşıyordu.
Yine tedirgindim. Yinee… yine…
“Çok rica etsem, boş bi tarafınıza girebilir miyim bi zahmet?” dedim ürkekçe. Saat 17.31’i 31 defa göstermiş, çok az bi ıskalama dışında, ait olmadığı her duvara benim resmimi çizmişti… Doğaçlama çalışan ressamların götü boklu donlarından çok daha iğrençti akıntılar. Ne de olsa, portresi yapılan bendim. Götü de, boku da dona kakalayan olay mahalli belirleyicisiyle sıkı fıkı ve hatta fiki fiki olan ben…
Neden birlikte olamıyor bazı insanlar?.. “Mesela bir kadınla, çok değil, yine bir erkek” diye solungaçlarını iki yana büken akvaryum yerleşgeni. Oda çok büyük olduğundan, sesi akvaryum dışına çıkamamış, atmosfer koklamalı akvaryum, bir çeşit “yaklaşanı deşerim” çığırtkanlığı yapmıştı meteor spermlerine.
Sonuç;
Fransızlar isim sonlarındaki “t”leri okumuyorlar. O zaman da estetik gustetik kalmıyor. Yani “tuvalete sıçtım “diyeceklerine, “tuvale resim sıçtım” diyolar. Kokuyu bastırsın diye de parfüm kullanıyorlar... Öküz oğlu öküzler!.. Bİ’DAKKA Bİ’DAKKA! T sonda değil ki! Olsun, önemli değil… Amına kodumun Moneti, Geneti… Mına kodumun sanatı! Pardon, amına kodumun sanaı; Fransız hesaaaaaaaaabı…
Bir yandan sevişiyor, diğer yandan da gusl / boy don’t cray abdesti alıyordum… Ağız tadıyla karda yürümeyenlerdendim kısaca… ya da uzunca. Kendim silemeyecek kadar elden ayaktan düşmüştüm ve izleri silsin diye tuttuğum hizmetçilerin haddi hesabı yoktu.
Osurdum… Ama ağız tadıyla koklayamadım bile.
Kırlangıçlar havalarda uçuşuyor, uçuşamayanlar aynı bankanın farklı mevduat hesabına aynı kişi tarafından farklı kimliklerle yatırılıyor, şizofren banka memurlarına taş çıkartıyordum. Pardon, özne ben değildim.
Sevgilimin vajinal derinliği, göbek kordonundan anüsüne kadar –yatay mı, dikey mi? Ha siktir! Çelişkenini de hesaba katarsak- iki salkım büyüklüğünde ve ancak ve ancak bazı sonbahar mevsimlerinde, o da hasat iyiyse ölçülebiliyordu. Kapıyı çalmadan ona her girdiğimde, ördüğü ibrişimleri muşambaya bırakıyor, cibilliyetsiz bir sekse yelken açmak için pencerenin kapalı tarafından aşağı atlıyordum (zamana geydiren özne çelişkisi). Olayın zemin katta vuku bulması, onun / benim yeteri kadar yere düşmesini engelliyordu. Avını sabırsızlıkla bekleyen yerçekimiyse, her seferinde “sikicem bi tarafınızı!” kâbilinden hayal kırıklıkları yaşıyordu.
Yine tedirgindim. Yinee… yine…
“Çok rica etsem, boş bi tarafınıza girebilir miyim bi zahmet?” dedim ürkekçe. Saat 17.31’i 31 defa göstermiş, çok az bi ıskalama dışında, ait olmadığı her duvara benim resmimi çizmişti… Doğaçlama çalışan ressamların götü boklu donlarından çok daha iğrençti akıntılar. Ne de olsa, portresi yapılan bendim. Götü de, boku da dona kakalayan olay mahalli belirleyicisiyle sıkı fıkı ve hatta fiki fiki olan ben…
Neden birlikte olamıyor bazı insanlar?.. “Mesela bir kadınla, çok değil, yine bir erkek” diye solungaçlarını iki yana büken akvaryum yerleşgeni. Oda çok büyük olduğundan, sesi akvaryum dışına çıkamamış, atmosfer koklamalı akvaryum, bir çeşit “yaklaşanı deşerim” çığırtkanlığı yapmıştı meteor spermlerine.
Sonuç;
Fransızlar isim sonlarındaki “t”leri okumuyorlar. O zaman da estetik gustetik kalmıyor. Yani “tuvalete sıçtım “diyeceklerine, “tuvale resim sıçtım” diyolar. Kokuyu bastırsın diye de parfüm kullanıyorlar... Öküz oğlu öküzler!.. Bİ’DAKKA Bİ’DAKKA! T sonda değil ki! Olsun, önemli değil… Amına kodumun Moneti, Geneti… Mına kodumun sanatı! Pardon, amına kodumun sanaı; Fransız hesaaaaaaaaabı…
SANSÜR O İN MİLANO
İ.Ö. 685’te Lidyalılar kredi kartını buldular, ama pos makinesini bir türlü icat edemediklerinden kullanamadılar salaklar…
Şimdi çok daha önceki devirlere gidip biraz ticaretten bahsedelim… Ortalıkta daha para olmadığı için, alınıp verilen her şeyde bir takas söz konusu. Diyelim ki dükkânın birine girip tunçtan bir kömür sobası alacaksınız (hani Cilalı İbo Tunç Devrinde, soba tunçtan olmaz da neden olur hesabı), ve fiyatı da 3 eşek, 25 kuzu; hani kuzu, eşeğin küçük para birimi hesabı… Cüzdanınızdan, cüzdan yoksa cebinizden dört eşek çıkartıp uzatıyorsunuz dükkân sahibine. Herif de size takas üstü olarak, kasadan 75 kuzu çıkartıp veriyor. Şayet eşek ve kuzular cüzdanda değil de, cebinizde duruyorsa yıpranmış oluyorlar haliyle. Kenarları yırtık pırtık ya da orası burası bantlanmış bir şekilde seğirtip duruyorlar. Bantlı kısımları kuzu v eşeklerin cinsel organlarına tekabül ettiyse, bunun sansürden öyle olduğunu sanan salaklar, “Aa ne güzel! Sansürü de bulduk; hadi gidip tescilletelim, sonra da İ.Örütük’ü kuralım” gibi saçma sapan sözler sarfediyolar…Töbe töbe! Haşa da haşa!...
İ.Ö. 685’te Lidyalılar kredi kartını buldular, ama pos makinesini bir türlü icat edemediklerinden kullanamadılar salaklar…
Şimdi çok daha önceki devirlere gidip biraz ticaretten bahsedelim… Ortalıkta daha para olmadığı için, alınıp verilen her şeyde bir takas söz konusu. Diyelim ki dükkânın birine girip tunçtan bir kömür sobası alacaksınız (hani Cilalı İbo Tunç Devrinde, soba tunçtan olmaz da neden olur hesabı), ve fiyatı da 3 eşek, 25 kuzu; hani kuzu, eşeğin küçük para birimi hesabı… Cüzdanınızdan, cüzdan yoksa cebinizden dört eşek çıkartıp uzatıyorsunuz dükkân sahibine. Herif de size takas üstü olarak, kasadan 75 kuzu çıkartıp veriyor. Şayet eşek ve kuzular cüzdanda değil de, cebinizde duruyorsa yıpranmış oluyorlar haliyle. Kenarları yırtık pırtık ya da orası burası bantlanmış bir şekilde seğirtip duruyorlar. Bantlı kısımları kuzu v eşeklerin cinsel organlarına tekabül ettiyse, bunun sansürden öyle olduğunu sanan salaklar, “Aa ne güzel! Sansürü de bulduk; hadi gidip tescilletelim, sonra da İ.Örütük’ü kuralım” gibi saçma sapan sözler sarfediyolar…Töbe töbe! Haşa da haşa!...
ÖLÜ DOĞUM
Sen tam 17 kilo 300 gram doğdun yavrum. Senin yüzünden önüm tamamen kullanılamaz hale geldi.
Doktor senden için, “İçeride ne bulduysa yemiş” dedi. Buna iç organlarım da dâhil. Tabii başta rahmim olmak üzere. Doktor bu konuda inatlaştı uzun bir süre benle. Bana sürekli, “Sen onları bir yerde unutmuş ya da düşürmüşsündür” dedi. Organ lan bu! Nereye düşüreceğim; helaya mı! Ya da nerede unutacağım; lades partisinde mi! Eğer öyleyse, onları benden araklayanlar lades için bana her uzattıklarında “Aklımda” demiş olmalıyım. Ama tuhaf ki hiç hatırlamıyorum.
Doktor benle inatlaştıkça ben de onla inatlaştım tabii. Ona, “Hamile kalmadan önce organlarımın hepsinin de yerli yerinde olduğunu” söyledim, ama dinletemedim:
- Ne yani; o nâçizaneleri bu piç mi yedi şimdi?! Bu insan domdomu mu yedi kemirdi… ve de semirdi hepsini de?! Ama bu çok saçma!..
- Öyle görünüyor, dedim. Baksana şuna; apaçık yemiş işte! Hâlâ da yiyor. Bakın, şimdi de parmağımı yedi. Aç bu doktor. Sevmek için parmağınızı dudağınıza götürüp “Agu magu” falan da demeye gelmiyor buna. Bir parmağın yerine yenisinin gelmesi için kaç jeolojik zaman gerekiyor; farkında mı acaba?! Piç işte! Göte bak ya! Gözümüzün önünde yaladı yuttu parmağı; helal olsun!
Bütün bunlara şaşmamak gerek tabii… Dedesi bile ismini koymak için onu kucağına aldığında, dâhâ Fatiha’nın yarısına gelmeden bel fıtığı olmak zorunda kaldı. Hürmetle anarım kendisini. İstesin, anırırım bile; yeter ki istesin…
Dolapta çocuk maması ve bezi var doktor bey. Dilerseniz mamayı beze sarıp tost yapabilirim size. Cidden!.. Ya da bezi mamayla ıslatıp ıslama yapayım size. Ha yapayım mı; ister misiniz böyle bir şey? Koskoca doktorsunuz; isteyin yeter… dilerseniz sağ işaret parmağınızı götünüze sokup bir dilek tutun. Bu, bizim parolamız olsun… Hatta bu bizim şarkımız olsun. Sokun ki, ben bir şey istediğinizi, en olmadı dilediğinizi anlayayım.
Yarın yemeğe eniştem ve ahâlisi gelecek doktor amcası bey. Umarım yemekleri götürürken arada bu piçe de dadanırlar. Düşünsene cicim doktor, civanım Lecter; bir sürü açıp kapanan dudak ve ona ayak uyduran aşağılık çeneler… Ha, yerler mi dersiniz piçi, aman petrol?!. Petrol de nerden çıktı! Bunlar hep sizin başınızın altından çıkıyor doktor… Validenizin ayağının altı cıngıllı daşlı gala doktor… Yalayın onları 2’ye on kala doktor; Cennet ayağınıza gelsin. Çöpü uzatır mısınız doktor? Piçi boşaltacağım…Boşalan yerlere orgazmları yerleştirsek mi, ha ne dersiniz doktor?.. Tabii yakinimdir edasıyla.
Sen zamanın tüm evrelerinde ölü doğan bir fikrin ürünüsün yavrum. Ve bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.
Sen tam 17 kilo 300 gram doğdun yavrum. Senin yüzünden önüm tamamen kullanılamaz hale geldi.
Doktor senden için, “İçeride ne bulduysa yemiş” dedi. Buna iç organlarım da dâhil. Tabii başta rahmim olmak üzere. Doktor bu konuda inatlaştı uzun bir süre benle. Bana sürekli, “Sen onları bir yerde unutmuş ya da düşürmüşsündür” dedi. Organ lan bu! Nereye düşüreceğim; helaya mı! Ya da nerede unutacağım; lades partisinde mi! Eğer öyleyse, onları benden araklayanlar lades için bana her uzattıklarında “Aklımda” demiş olmalıyım. Ama tuhaf ki hiç hatırlamıyorum.
Doktor benle inatlaştıkça ben de onla inatlaştım tabii. Ona, “Hamile kalmadan önce organlarımın hepsinin de yerli yerinde olduğunu” söyledim, ama dinletemedim:
- Ne yani; o nâçizaneleri bu piç mi yedi şimdi?! Bu insan domdomu mu yedi kemirdi… ve de semirdi hepsini de?! Ama bu çok saçma!..
- Öyle görünüyor, dedim. Baksana şuna; apaçık yemiş işte! Hâlâ da yiyor. Bakın, şimdi de parmağımı yedi. Aç bu doktor. Sevmek için parmağınızı dudağınıza götürüp “Agu magu” falan da demeye gelmiyor buna. Bir parmağın yerine yenisinin gelmesi için kaç jeolojik zaman gerekiyor; farkında mı acaba?! Piç işte! Göte bak ya! Gözümüzün önünde yaladı yuttu parmağı; helal olsun!
Bütün bunlara şaşmamak gerek tabii… Dedesi bile ismini koymak için onu kucağına aldığında, dâhâ Fatiha’nın yarısına gelmeden bel fıtığı olmak zorunda kaldı. Hürmetle anarım kendisini. İstesin, anırırım bile; yeter ki istesin…
Dolapta çocuk maması ve bezi var doktor bey. Dilerseniz mamayı beze sarıp tost yapabilirim size. Cidden!.. Ya da bezi mamayla ıslatıp ıslama yapayım size. Ha yapayım mı; ister misiniz böyle bir şey? Koskoca doktorsunuz; isteyin yeter… dilerseniz sağ işaret parmağınızı götünüze sokup bir dilek tutun. Bu, bizim parolamız olsun… Hatta bu bizim şarkımız olsun. Sokun ki, ben bir şey istediğinizi, en olmadı dilediğinizi anlayayım.
Yarın yemeğe eniştem ve ahâlisi gelecek doktor amcası bey. Umarım yemekleri götürürken arada bu piçe de dadanırlar. Düşünsene cicim doktor, civanım Lecter; bir sürü açıp kapanan dudak ve ona ayak uyduran aşağılık çeneler… Ha, yerler mi dersiniz piçi, aman petrol?!. Petrol de nerden çıktı! Bunlar hep sizin başınızın altından çıkıyor doktor… Validenizin ayağının altı cıngıllı daşlı gala doktor… Yalayın onları 2’ye on kala doktor; Cennet ayağınıza gelsin. Çöpü uzatır mısınız doktor? Piçi boşaltacağım…Boşalan yerlere orgazmları yerleştirsek mi, ha ne dersiniz doktor?.. Tabii yakinimdir edasıyla.
Sen zamanın tüm evrelerinde ölü doğan bir fikrin ürünüsün yavrum. Ve bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.
dilli kaşar
DİLLİ KAŞAR
Alt ve üst damaklarda zaman içinde oluşan ve 38 yıllık bir ömrüm güzide birikimleri olan ön dişlerimi yarısına kadar kestirip keskinleştirmiş ve Seka Kâğıt Fabrikası’nda kâğıt kesme operatörü olarak çalışmaya başlamıştım… Aylık brüt ücretim bir elin parmakları kadardı ve nedense her seferinde o parmakları ince kıyımlar halinde doğrayıp ücretimi katlamak, hatta ayyuka çıkarmak niyetindeydim.
Dişlerimi kestirip keskinleştirmiş olmam, sevgililerimin pek işine gelmiyordu açıkçası. Aslında bunun çok doğal, çok belirgin nedenleri vardı. En basitinden, öpüşme sırasında aptal sevgili gaza gelip unutur da benle Fransız yapmaya kalkarsa, pörsümüş dili keskin dişlerimin kurbanı oluyordu. Kopan dil ağzımda zikzaklar çizerek dilime ve damağıma çarpıyor; oradan tahtaboşa… yani küçük dilimi okşuyordu. Bu diş değişikliği sonrası naçizâne gırtlağım kaç dile mezar oldu, inanın hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, dili kopan sevgili adaylarının artık bir dilleri olmadığı ve en basit kelime olan pırasayı bile tıslayıp hıslayarak tam 38 dakika, 53 salisede söyleyebildikleriydi. 38 dakika sonunda bir saniye bile dolmadan pırasa kelimesini rayına cuk diye oturtabilmeleri de ayrı bir merak konusuydu.
Bu dil kopması ve iç organların duruma koparak dalga geçmeleri de vücud-u ikrârımda farklı değişimlere sebep olmuyor değildi. Farz-ı mahâl, dilli sandviç almaya köşedeki büfeye her gittiğimde, diller sandviçin arasından fırlayıp ağzımın içine doluyorlardı… Bunu nasıl yaptıklarını, inanın ben de bilmiyordum; ya da inanmayın ben de biliyordum…
Totaliter ve otoriter toplumlarda iletişim kaynağı / aracı olan dil, biyolojik ve fizyolojik açıdan istenildiğinde içeride, istenildiğinde de dışarıda olabilen tek organdır. Cinsel organlar da böyle gibi görünseler de, aslında giysiler sayesinde hile yapılarak o hale getirilmişlerdir; ve dilediğimizde dilimizi olur olmaz dışarı çıkartıp içeri sokabildiğimiz halde, cinsel organlarımıza bunu yapamıyor olmak, bizim değil toplumun bir ayıbı, hatta suçudur. Çünkü dil çıkartmak bir şımarıklık göstergesiyken, cinsel çıkartmak bir birleşme göstergesi olarak algılanmakta ve bu göstergelerin kimler tarafından, ne zaman ve nasıl kodlandığı da ne yazık ki bilinememektedir. Tabii göstergebilimcilerin bu belirsizliği araştırırken, birbirleriyle çiftleşip nesillerini devam ettirdikleri de gözden kaçırılmamalı, hatta ayrı bir inceleme konusu olarak detaylı bir şekilde araştırılmalıdır.
Aralarındaki ilişkinin bağlamı ne olursa olsun, eşlerin birbirlerine, “Senin diline düşmektense, müşteriden bi’şeyler düşürmeyi tercih ederim!” şeklindeki saçmalamaları da örtük bir şekilde çiftleşme çağrısı içeren kadirşinas besteler arasında yer almaktadır. Bi’defa ne demektir efendim; “senin diline düşeceğime…” falan?! Aranızda hiç sevgi – saygı yok mudur? Hadi, onu geçtik, aşk da mı yoktur efendim?! Biraz önce vücudunun bazı noktalarını ellediğin zâtın sıra diline gelince mi işin rengi değişmektedir? Orasını burasını ellerken iyi de, diline gelince, “Senin diline düşeceğime…” mi oluvermektedir her şey. Ne yazık ki, bu da incelenmesi rötar götürmeyen hâdiselerden, hatta gerçeklerden biridir.
Efendim, dişten çıktık yola, dilde verdik mola… bir de kâfiye olsun diye “Koala Lumpur” yazalım da, hem hayvan, hem de başkent elde etmiş olalım dilden. Bir taşta iki kuş ha; hiç fena fikir değil.
- Taşak geçme lan dille!
- Tamam, peki…
Alt ve üst damaklarda zaman içinde oluşan ve 38 yıllık bir ömrüm güzide birikimleri olan ön dişlerimi yarısına kadar kestirip keskinleştirmiş ve Seka Kâğıt Fabrikası’nda kâğıt kesme operatörü olarak çalışmaya başlamıştım… Aylık brüt ücretim bir elin parmakları kadardı ve nedense her seferinde o parmakları ince kıyımlar halinde doğrayıp ücretimi katlamak, hatta ayyuka çıkarmak niyetindeydim.
Dişlerimi kestirip keskinleştirmiş olmam, sevgililerimin pek işine gelmiyordu açıkçası. Aslında bunun çok doğal, çok belirgin nedenleri vardı. En basitinden, öpüşme sırasında aptal sevgili gaza gelip unutur da benle Fransız yapmaya kalkarsa, pörsümüş dili keskin dişlerimin kurbanı oluyordu. Kopan dil ağzımda zikzaklar çizerek dilime ve damağıma çarpıyor; oradan tahtaboşa… yani küçük dilimi okşuyordu. Bu diş değişikliği sonrası naçizâne gırtlağım kaç dile mezar oldu, inanın hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, dili kopan sevgili adaylarının artık bir dilleri olmadığı ve en basit kelime olan pırasayı bile tıslayıp hıslayarak tam 38 dakika, 53 salisede söyleyebildikleriydi. 38 dakika sonunda bir saniye bile dolmadan pırasa kelimesini rayına cuk diye oturtabilmeleri de ayrı bir merak konusuydu.
Bu dil kopması ve iç organların duruma koparak dalga geçmeleri de vücud-u ikrârımda farklı değişimlere sebep olmuyor değildi. Farz-ı mahâl, dilli sandviç almaya köşedeki büfeye her gittiğimde, diller sandviçin arasından fırlayıp ağzımın içine doluyorlardı… Bunu nasıl yaptıklarını, inanın ben de bilmiyordum; ya da inanmayın ben de biliyordum…
Totaliter ve otoriter toplumlarda iletişim kaynağı / aracı olan dil, biyolojik ve fizyolojik açıdan istenildiğinde içeride, istenildiğinde de dışarıda olabilen tek organdır. Cinsel organlar da böyle gibi görünseler de, aslında giysiler sayesinde hile yapılarak o hale getirilmişlerdir; ve dilediğimizde dilimizi olur olmaz dışarı çıkartıp içeri sokabildiğimiz halde, cinsel organlarımıza bunu yapamıyor olmak, bizim değil toplumun bir ayıbı, hatta suçudur. Çünkü dil çıkartmak bir şımarıklık göstergesiyken, cinsel çıkartmak bir birleşme göstergesi olarak algılanmakta ve bu göstergelerin kimler tarafından, ne zaman ve nasıl kodlandığı da ne yazık ki bilinememektedir. Tabii göstergebilimcilerin bu belirsizliği araştırırken, birbirleriyle çiftleşip nesillerini devam ettirdikleri de gözden kaçırılmamalı, hatta ayrı bir inceleme konusu olarak detaylı bir şekilde araştırılmalıdır.
Aralarındaki ilişkinin bağlamı ne olursa olsun, eşlerin birbirlerine, “Senin diline düşmektense, müşteriden bi’şeyler düşürmeyi tercih ederim!” şeklindeki saçmalamaları da örtük bir şekilde çiftleşme çağrısı içeren kadirşinas besteler arasında yer almaktadır. Bi’defa ne demektir efendim; “senin diline düşeceğime…” falan?! Aranızda hiç sevgi – saygı yok mudur? Hadi, onu geçtik, aşk da mı yoktur efendim?! Biraz önce vücudunun bazı noktalarını ellediğin zâtın sıra diline gelince mi işin rengi değişmektedir? Orasını burasını ellerken iyi de, diline gelince, “Senin diline düşeceğime…” mi oluvermektedir her şey. Ne yazık ki, bu da incelenmesi rötar götürmeyen hâdiselerden, hatta gerçeklerden biridir.
Efendim, dişten çıktık yola, dilde verdik mola… bir de kâfiye olsun diye “Koala Lumpur” yazalım da, hem hayvan, hem de başkent elde etmiş olalım dilden. Bir taşta iki kuş ha; hiç fena fikir değil.
- Taşak geçme lan dille!
- Tamam, peki…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)