26 Mayıs 2008 Pazartesi

- Dün seni rüyamda gördüm. Gece yataktan kalkmış, açık buzdolabı ışığında bana gönderdiğin muktubu okuyordun gizlice.
- Sinsice desek şuna… Sin…si…ce!..

Vgmlşk Meriç;

Sekize katlanan bir şehlalığın olsa bile önünde uzanan sadece iki yol vardır.

Güzel sözler söylemeyi beceremem. Portakal soyarken denize karşı işemeyi de. Ama sıçık bir İstanbul akşamında Ankara semalarını görmeye çalışan insanların ruh hallerini anlayabilirim pekâlâ. Ya görecek bir şeyleri vardır, ki buna tıp dilinde “ebesinin örekesi” denir; ya da hayatlarında görüp görebilecekleri en güzel portakalın artık İstanbul’da olmadığını biliyorlardır.

Çıkarsama;

1) Pantolonumu çözmediğimden, denizi ıslatma girişimim başarısızlıkla sonuçlandı.
2) Çiş vücudumu ve üzerimdekileri terk etmediğinden, kilomda bir değişiklik olmadı.
3) Ben sırılsıklam oldum.

Şu anda neler yaptığını tahmin edebiliyor, tahmin ettiğim şeyleri açıklama gereği duymuyorum. Nedenine gelince;
1) Sürekli portakal soyduğumdan, patlıcanın nasıl soyulduğu hakkında hiçbir fikrim kalmadı.
2) Neler yaptığını çok merak ediyorum.

Bu biiir…

Bu da;

Saat 00000000. Büyük bir ihtimalle uyuyorsun. Nasıl mı anladım?.. Çünkü dişlerini birbirine sürtüyor, küçük dilini kürdan gibi kullanıyorsun. Ama unutma ki, diş aralarında kalan ne hamburger kırıntısı, ne de midye yumuşakçası. Söylemek isteyip de söyleyemediğin binlerce sözcükcük sıkışmış oracıklara… Patlayabilmek için damağınla dilin arasında gidip gelen, ama asla patlayamayan mısır taneciklerinin katlanılabilemez sendromunu yaşıyorlar hepsi de. Dudaklarına gelince;

Alt ve üst olmak üzere ikiye ayrılan, ve fakat yüz felci, çene çıkmazı ve çene tutulması dışında hiçbir şekilde birbirinden ayrılmayan mutlu bir birlikteliğin yerine göre kusursuz, yerine göre yumuşak, her şeyden öte dolgun mu dolgun, bulunmaz parçaları onlar.

Ki onlar…

Söylemiş ve de uyarmıştım; güzel lakırdılar hak getire, bok götüre. Romantizm:

c) Bütün “izm”ler gibi 9.45 trenini bekliyor.
f) Tren geldi.
b) Fazla sabırsız!
J) Gelen tren değil.

(Gelenin tren olduğunu zannedip tuvalete gitmediğinden mavi çoraplara işemek zorunda kaldı).

p) Mavi çorapları astım, Ayak Fetişistleri Bayramı’na kadar kuruyacaklar.

AMEN


Bi’ Dakka!

Bak bunu aldım. Ne mi?

Varan 3;

Konserlere itinayla gidilir.
Konser sonrası uyunur.
Bi’dakka Bi’dakka!
MESAJ VAR:
Tophane’de tavla var..
Siz de ne var?
YANIT:
Geliyoruz…
Geldik işte.
Gelelim sadede:
6:3, 3:2…1:4, 3:3… 5:1… 5:6… 4:4… 2:1, 2:2… 4:3… 6:6, 8:0
Sen kazandın.
Sen kazandın.
OLE OLE OLE…
Sen kaybettin.

Gözlerinin rengini hatırlıyorum. Ama bu, benimkilerinin rengini hatırlamanı gerektiren bir durum değil. Şöyle yapalım:

Gözlerimizi çıkartıp bir torbaya koyalım. Sonra torbadan bir bilye çekip deli gibi olasılık hesaplayalım.

OLASI BİR KOŞULDA KARŞIMIZA ÇIKABİLECEK OLASILIK KONULARI

I- Renk.
II) Tavuk karası.
X / Gece görüş.
L \ Etkileşim.
M ) Kaçırma.

Ne de güzel bakardın sen Beckett.
Kelimeler eşgüdümlü.
Fahriye kıskandı.
Sonuç:
Fahriye yılın başında,
Bir de sonunda belirir;
Beklemek lazım…

GEREK VE KOŞULUN HESAPLANABİLEMEZ ZAMANIBİLİTESİ

Sesin aynı perdeden ve eşit aralıklarla fışkırması olayı titreme dediğimiz olguyu açığa çıkartıyor. Titremek, bugün birçok alâmete gebe. Üşümek, bunlardan en bilindik olanı. Bu, çok kesin bir saptama oldu. Üşümek, bunlar içerisinde belki de en bilindik olanı. Hah, şimdi oldu.

Titreyerek portakal soyulduğu gibi, titreye titreye kağıt gemi de yapılabilir pekâlâ. Gemilerin yapışık ikizlerden beter olması, kusursuz bir tasarımın ürünü olsa da, ona tutunan bazı bazılarımız ve de bir takımlarımız için etkileşim, psişizm, hoşlanı gibi soyut kavramların girdabında sürüklenmek, sanki bir alın yazısı, sanki bir kaçınılmaz son, sanki bir çıkmaz sokakmışcasına, kanıksanmış ve geri dönüşü olmayan bir gerçeğin ufacık bir parçası gibi duruyor.

Çişli pantolonun kurumak üzere olması ve yapışık gemilerin haddinden fazla ıslak olması, tümüyle çelişik bir durum arz etse de, haddinden fazla çişim yok ve şu an neler yaptığını çok merak ediyorum.

İnceliğin ardına tez inen tiz
Bariton gölgelerimde saklı kaba oluşum
Ve bas A bas A haykırdığım yalnızlığım
Mavi (çoraplarına sokuşturduğun) gözlerin
Duymak istediklerini söyler renk körleri
Gelmiyorum LAN konserlerinize

Haber;

Yumurta biraz önce kırıldı. İçinden şöyle bir şey çıktı:

Sarı ve akın kireç kuyusuna düşmüş bir portakalı temsil ettiğine ve asla ve asla ne şimdi, ne gelecekte, ne de geçmişte canlı bir oluşumun kaynağı olamayacağına dair gereksiz ve yetersiz bir ibâredir; Sembolist ve izlenimcilere duyurulur.

ASIL DUYURU

Kadınların çoraplarını yapıştırmak için kullandıkları ojeyle duvar boyamaya kalkan Hayri Usta 1376. günde hakkın rahmetine… Kederli ailesine baş, şanslı köpeğine kocaman bir taş…

Yılbaşında köpek bakacaklara önemle rica olunur.

Asıl konu,

Sekiz diye çizdiğim düz çizginin bugün 81. yıldönümünü kutluyoruz. İki teklik, bir duble saf, iki bakraç burbon hebâ… Sonuç;

8’i düz çizgi sananlar kötü kazandı. 1 ve 7 beş yıl sonra evlendiler. İkiz beklerken üçüzleri, üçüz beklerken dördüzleri oldu. 6, malum şeytan. 4’ün akıbeti henüz belli değil. Hayri güzeline gelince, 10’da knock out sorunsalına takılan ender Duvarcılardan biri olarak Pink Floyd ve tayfası tarafından şu an deli gibi kovalanıyor.

Bİ’DAKKA Bİ’DAKKA!!!

Göz rengi unutuldu; “mavi, mavi, mavi, mavi…” kırk kere söylersen olurmuş diye sallanıyor.

Sabah gelen sütçü ve beygiri şöyle bir not iliştirdi kapıma:

Tüpleri açtım.
Prozaklar cepte.
Karım beni kıskanıyor.
Tüpçü

Beygirinkiler tek kelimeyle mükemmeldi:

Gidersem,
Görürsem,
Oradaysa…
Açarsa,
Görürse,
Oradaysam,
Süte düşmüş portakal canlılığıyla irkileceğiz…
Beygiriniz.


Geleceğim…
Geleceğim…
Geleceğim ama…
Önce anımı gönderiyorum…

Ke
Na
N

GERÇEK BİR YAŞAM ÖYKÜSÜNÜN KISA BİR KESİTİ:


KULE LOKANTASI

Don lastiğimi balkon demirine bağlamış bungee jumping yapıyordum... siparişleri almaya gelen garson yüzümü ancak beş saniyede bir görüyor, içinden “buna da şükür” diyordu.

Bu, sevgilimle ilk akşam yemeğine çıkışımızdı ve ben zerre kadar heyecan duymuyordum. Dokuzuncu gidiş gelişimde dördüncü kattaki boks salonunun brandasına geydirdim. Bu durum hızımı tahmin edemeyeceğiniz ölçüde azaltmıştı. Garson yüzümü artık 37 saniyede bir görüyor, içinden “nerede kaldı lan bu?!” diyordu.

Sevgilimle 2017. Gidiş gelişimde nişanlandık, 3084. Gidiş gelişimde evlendik… İlk çocuğumuzu 17 bininci gidiş ge… Olur mu… olur mu?!.. Abartmayın; otoban mı burası!

Başa dönelim. Flashback yapalım yani. Siz de bilirsiniz ki, “açım, açım!” diye inleyen bir sevgiliyi susturmanın en kolay yolu, ona “ben de açım lan, göt!” demektir. İşin bu kısmını hallettikten sonra lacilerimi giyip, sevgilim elde, ben ayakta lokantanın yolunu tuttuk… Bir süre yürüdükten sonra, ona “nereye gidiyoruz” diye sordum. Yanıtı kesin ve netti:
- Dur!.. Sakın kıpırdama, olduğun yerde kal! Tam üstüne bastın.
- Neler oluyor?! Neyin tam üstüne bastım?!
- Kapının tabii, andaval! Lokanta kapısının…
- Vay be, işe bak!.. Lokanta kapısını yere kazımışlar; adına da “Kule Lokantası” koymuşlar. Amma matrak ha!

Kapıyı açtığımda yaşadığım dehşeti asla anlatamam. Zemin kat beklerken karşımıza 19. Kat çıkmış, büyük bir ürküntüyle “biz buraya ne zaman çıktık lan?!” diye sevgilime sormuştum… Yüzündeki pis ve anlamsız sırıtışı unutamam… Unutamam da unutamam… Hiçbir şeyi unutamam…

Şef garson açıklama yapana kadar duruma uyanamadım. Bütün garsonların alt tarafının kadın, üst tarafının daha bir kadın olduğunu çakozlayamadım. Şefin anlattığına göre Salvador Dali, zamanında burayı ilk önce resim olarak yapmış; daha sonra istek üzerine, çizgi film misali canlı bir lokantaya dönüştürüp tavana çakmış. Tavan dediği de 19. Kat. Kendimi kaybedip garsona sille tokat nasıl giriştiğimi görmeliydiniz. Saçmalıyordu salak! Bunun bilimsel bir açıklaması olmalıydı ve benim her türlü safsatik palavraya karnım toktu.

Lokantanın en iyi yanı masaların çift kişilik yatak şeklinde dizayn edilmiş olmasıydı. Müşterilerin rahat edebilmesi için yatakların kenarına birer çift pijama ve gecelik de iliştirilmişti… Garsona yemeği balkonda yiyeceğimi söyleyip duşa girdim. Duşta giysilerim çalındığı için salona çırılçıplak geri dönmek zorunda kaldım. Dikkatleri üzerime çekmemek için emin ve dirayetleri adımlarla masama ilerledim. Sevgilimi önüme siper edip pijamamı giydim. Tam yatağa girip dalacakken, pijamanın dehşetengiz lastiği dikkatimi çekti. Hemen çıkarıp arakladım. Lastiğimi sevgilime gemici düğümüyle balkon korkuluğuna bağlatıp etrafı kolaçan etmesini söyledim. Bana salak bir ifadeyle “kolaçan ne demek?” diye sordu. Yine kendimi kaybetmiştim. Garsonu üzerine fırlatıp, “sen şu salağın sorusunu yanıtla, ben bi’yere kadar gidip geliyorum” dedim. Gerçekten de gidip geliyordum... Ama bu, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürüyor, garsona olmadık şeyler hatırlatıyordu.

Garson karımın siparişini normal yollardan, benimkini otobanal yollardan almak zorunda kaldı. “Salyangoz böbrekli erişte”yi tam 6 gidiş gelişte söyleyebildim. Senkron tutturabileceğimizi bilsem, don lastiğimden bi’tane de sevgilime araklayacaktım. Ama nerdeee! O salak tuttursa tuttursa, bir türkü tutturabilirdi. O da eksik olsundu.

Ulan karıya bak be! Sorgulama denen şeyin zerresi yok! Bir sor bakalım; bunları niye yapıyorum?.. Niye bunca uğraş? Kimin için, neyin için ve de niçin? Bir sor bakalım... Hiç, hak getire!..

Bütün bunları yapıyorum; çünkü hazır yiyici demesinler, ekmeğini taştan çıkarıyor, uğraşıyor, didiniyor, sevgilisini baştan çıkarıyor desinler; hepinizi de yesinler...

FİYETOSUN(UM)

Hiç yorum yok: