26 Mayıs 2008 Pazartesi

dilli kaşar

DİLLİ KAŞAR

Alt ve üst damaklarda zaman içinde oluşan ve 38 yıllık bir ömrüm güzide birikimleri olan ön dişlerimi yarısına kadar kestirip keskinleştirmiş ve Seka Kâğıt Fabrikası’nda kâğıt kesme operatörü olarak çalışmaya başlamıştım… Aylık brüt ücretim bir elin parmakları kadardı ve nedense her seferinde o parmakları ince kıyımlar halinde doğrayıp ücretimi katlamak, hatta ayyuka çıkarmak niyetindeydim.

Dişlerimi kestirip keskinleştirmiş olmam, sevgililerimin pek işine gelmiyordu açıkçası. Aslında bunun çok doğal, çok belirgin nedenleri vardı. En basitinden, öpüşme sırasında aptal sevgili gaza gelip unutur da benle Fransız yapmaya kalkarsa, pörsümüş dili keskin dişlerimin kurbanı oluyordu. Kopan dil ağzımda zikzaklar çizerek dilime ve damağıma çarpıyor; oradan tahtaboşa… yani küçük dilimi okşuyordu. Bu diş değişikliği sonrası naçizâne gırtlağım kaç dile mezar oldu, inanın hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, dili kopan sevgili adaylarının artık bir dilleri olmadığı ve en basit kelime olan pırasayı bile tıslayıp hıslayarak tam 38 dakika, 53 salisede söyleyebildikleriydi. 38 dakika sonunda bir saniye bile dolmadan pırasa kelimesini rayına cuk diye oturtabilmeleri de ayrı bir merak konusuydu.

Bu dil kopması ve iç organların duruma koparak dalga geçmeleri de vücud-u ikrârımda farklı değişimlere sebep olmuyor değildi. Farz-ı mahâl, dilli sandviç almaya köşedeki büfeye her gittiğimde, diller sandviçin arasından fırlayıp ağzımın içine doluyorlardı… Bunu nasıl yaptıklarını, inanın ben de bilmiyordum; ya da inanmayın ben de biliyordum…

Totaliter ve otoriter toplumlarda iletişim kaynağı / aracı olan dil, biyolojik ve fizyolojik açıdan istenildiğinde içeride, istenildiğinde de dışarıda olabilen tek organdır. Cinsel organlar da böyle gibi görünseler de, aslında giysiler sayesinde hile yapılarak o hale getirilmişlerdir; ve dilediğimizde dilimizi olur olmaz dışarı çıkartıp içeri sokabildiğimiz halde, cinsel organlarımıza bunu yapamıyor olmak, bizim değil toplumun bir ayıbı, hatta suçudur. Çünkü dil çıkartmak bir şımarıklık göstergesiyken, cinsel çıkartmak bir birleşme göstergesi olarak algılanmakta ve bu göstergelerin kimler tarafından, ne zaman ve nasıl kodlandığı da ne yazık ki bilinememektedir. Tabii göstergebilimcilerin bu belirsizliği araştırırken, birbirleriyle çiftleşip nesillerini devam ettirdikleri de gözden kaçırılmamalı, hatta ayrı bir inceleme konusu olarak detaylı bir şekilde araştırılmalıdır.

Aralarındaki ilişkinin bağlamı ne olursa olsun, eşlerin birbirlerine, “Senin diline düşmektense, müşteriden bi’şeyler düşürmeyi tercih ederim!” şeklindeki saçmalamaları da örtük bir şekilde çiftleşme çağrısı içeren kadirşinas besteler arasında yer almaktadır. Bi’defa ne demektir efendim; “senin diline düşeceğime…” falan?! Aranızda hiç sevgi – saygı yok mudur? Hadi, onu geçtik, aşk da mı yoktur efendim?! Biraz önce vücudunun bazı noktalarını ellediğin zâtın sıra diline gelince mi işin rengi değişmektedir? Orasını burasını ellerken iyi de, diline gelince, “Senin diline düşeceğime…” mi oluvermektedir her şey. Ne yazık ki, bu da incelenmesi rötar götürmeyen hâdiselerden, hatta gerçeklerden biridir.

Efendim, dişten çıktık yola, dilde verdik mola… bir de kâfiye olsun diye “Koala Lumpur” yazalım da, hem hayvan, hem de başkent elde etmiş olalım dilden. Bir taşta iki kuş ha; hiç fena fikir değil.

- Taşak geçme lan dille!
- Tamam, peki…

Hiç yorum yok: