- Bana hikâye anlatma
- Hikâyenin içinde yer almak, bazen hikâyeyi anlatmaktan daha zordur... ama sonuçta hepsi hikâyedir ve sadece şunu anlatır: Algı Denize bakıyor, yine buzlar görüyorum; dağlarından küçük okyanuslar eriten ve ister istemez bozuluyorum algıma(!)
PANTOMİM LOKANTASI
Girer gibi yapıp asla giremeyeceğiniz bir lokantaya girdiğinizi düşünün...
GİRİŞ I
Evde oturmuş, reçel kavanozuna girmeye çalışıyordum... Neden zorlandığımı sonra sonra anlamaya başladım: Kavanoz kapalıydı ve ışık yetersizdi. Kapağı açıp önce giysilerimi, ardından da yedi ceddimi içeri tıkıştırdım...
GİRİŞ II
Evde oturmuş, su altı kamerasıyla eski albümleri karıştırıyordum... En matrak resimler bile gözü yaşlı ve bombok görünüyordu.
Bütün vanaları açıp evi tamamen su basana kadar bekledim. Sabırla ve inatla... Üzerimdekileri çıkartıp giyer gibi, kapıyı açıp çıkar gibi yaptım. Islanmasın diye kamerayı üst kattakine hibe edip pis pis sırıtmaya başladım... "Evim yanıyor, gidip itfaiyeye haber vermeliyim" dediğimde, komşunun yüzündeki aptal ifadeyi görmeliydiniz.
Apartmandan çıktığımda suların hâlâ açık olması içimi rahatlatıyor, koltuk altı tüylerimi püfürdetiyordu. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum; Pantomim Lokantası'nın önüne geldiğimde durur gibi yapıp yoluma devam ettim. Onlar da müşteri kaçırdıklarını zannederek, kalp krizi geçirir gibi yapıp birbirlerini tokatlamaya başladılar...
Yüreyim parçalanmıştı. Dayanamayıp geri döndüm ve hiç sorgulamadan içeri daldım. Ortalık, yapar gibi yapanlardan geçilmiyordu. Kürdanla dişini karıştıranlar aslında diş etlerindeki yırtık ve sökükleri dikiyor, tuvalete makyaj temizlemeye gidenler aslında osurup sıçıyor, burunlarını karıştıranlar aslında cinsel dürtülerini tatmin ediyordu...
Garsonu çağırır gibi yapıp, gelir gibi yapmasını bekledim. Neden geldi bilmiyorum ama, geldi salak. Şaşırmış bir halde, "Neden geldiğini" sordum. "Sen çağırdın ya angut!" diye karşılık verdi. Sorun anlaşılmıştı; yapar gibi yapmayan salaklar gerçekten yapıyorlardı. Bu salağı bulduğum iyi olmuştu. Hemen yüzlerce sipariş verip beklemeye koyuldum... On dakika sonra elinde hesap pusulasıyla çıka geldi. "Siparişleri getirmeden hesabı getirmek de neyin nesi oluyor?" diye sormadım bile. Pusulayı alnıma yapıştırıp kıvırtmaya başladı... Çaresizce açıp okudum. İçinde şunlar yazıyordu:
"BİNGO!!! Bu salağı ele geçirmekle, maça kızını bulduğunu sanıyordun, değil mi? Yanıldın bok çuvalı! Kötü tosladın... Şimdi hesabı öder gibi yapıp yanıma gel ve yalnızlığımı paylaş benle..."
İmza
İsmail Müteferrika
Aman tanrımdı! Bu, karşı masada oturan yarı çıplak afetten geliyordu. Yanına gidip, "İsmail, oturabilir miyim?" dedim. "Geri zekalı!.. İsmail garsonun adı, benim adım Cemile" diye karşılık verdi.
Kafam gittikçe karışıyordu ve iyice sinirlenmeye başlamıştım. Burada daha fazla duramazdım. Pusulayı alnımdan kazıyıp Cemile'nin silikonlarına zımbaladım. Ardından, "Heey bakma öyle! Yaka kartınla ortalıklarda dolaşamazdım, değil mi?" deyip dışarı fırladım.
Yaşar gibi yapan güruhun arasındaydım yeniden. Dişleriyle kıçıma yapışan köpekleri ayıklaya ayıklaya ardıma bakmadan eve doğru koşmaya başladım...
Apartmandan içeri girdiğimde, üst kattakini kamerayla taşan suları dışarı atarken yakaladım. Delirmiş bir haldeydi ve çok hızlı hareket ediyordu. Kolundan tutup, "Heey, n'aptığını sanıyorsun?!. Sana belgesel çek diye kamera veriyorum, sense kalkmış doldur boşalt oynuyorsun. Birini falan mı işetmeye çalışıyorsun yoksa?" dedim. Yüzümdeki alaylı ifadeyi farkedip ağlamaya başladı. Duygusallığın alemi yoktu ve ben hiç havamda değildim. Elindeki kamerayı kapıp suya daldım... Önümde işesem de anlamayacağım bir dünya beni bekliyordu.
26 Mayıs 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder